DEHŞET EVİ
Yazmaya dair konuşmak aşka ya da sevişmeye dair konuşma gibidir. Fazla konuşmak onu öldürebilir. Onları aramadığım halde, maalesef, pek çok yazar tanıdım; başarılı ve başarısız –sanatlarını kast ediyorum. İnsan olarak kötü bir grup oluştururlar; nahoş, şirret, egosantrik, tehlikeli. Neredeyse hepsinin bir ortak noktası var: Hepsi çalışmalarını çok iyi bulurlar, hatta muhteşem. Başarılı olurlarsa hak ettiklerini düşünürler. Başarısız olurlarsa editörler, yayıncılar ve tanrılar onlara karşıdırlar. Pek çok kötü yazarın pazarlama taktikleriyle zirveye taşındıkları doğru, her ne nedenden ötürü olursa olsun. Fakat pek çok büyük yazarın açlıktan öldüğü ya da neredeyse öldüğü, kendini öldürdüğü ya da delirdiği ve daha sonra büyük (ölü olmakla birlikte) bir yetenek olarak kabul gördüğü de doğru. Başarısızlığının yeteneksizliğinin değil de pek çok başka nedenin bir sonucu olduğunu düşünmekten hoşlanır. Neyse, bu meseleyi de açıklığa kavuşturduk.
Bir de, tanıdığım ve çoğu şair olan yazarları düşününce, başkaları tarafından desteklendiklerini fark ediyorum –benim tanıdıklarımın ekonomik yükünü genellikle karıları ya da anneleri taşıyor. Ve gayet rahat bir hayat sürdüklerini de biliyorum; televizyon, tıka basa dolu buzdolabı, deniz kenarında daire ya da ev-genellikle Venice ya da Santa Monica’da gündüzleri kendilerini trajik hissederek güneşlenirler benim bu erkek arkadaşlarım, geceleri ise belki bir şişe şarap içip çavdar ekmekli bir sandviç yerler, ardından bir yerlerde birilerine yoksulluklarına ve yeteneklerine dair yakınmalarla dolu bir mektup döşenirler. Yeter ki yazmasınlar, çalışmasınlar, sözü dizmesinler. Neyse, delgi presinde çalışmaktan iyidir herhalde. Karıları ve anneleri çalışır delgi presinde, o konuda müsterih olabilirsiniz. Ve şairler, dış dünyanın gerçekliğinde yaşamadıkları için, yazacak bir şey bulamazlar ve bunu bir ego ve tekdüzelikle yaparlar.
Yazmaya dair yazmak olanaksızdır neredeyse. Bir keresinde bir şiir dinletisinden sonra öğrencilere, “Sorusu olan var mı?” diye sordum. Bir tanesi bana, “Nasıl yazarsınız?” diye sordu. “Sen neden o kırmızı gömleği giyiyorsun?” diye yanıt verdim.
Yazar olmak lanetli ve zor bir iştir. Yeteneğin varsa bile bir gece uykunda seni terk edebilir. İnsanı oyunu oynamaya iten şeyin ne olduğu sorusunu yanıtlamak kolay değil. Fazla başarı kazanmak yıkıcıdır; hiç başarı kazanmamak da yıkıcıdır. Biraz reddedilmek insanın ruhuna iyi gelir, fakat tamamen reddedilmek deli, tecavüzcü, sadist, ayyaş ve karısını döven erkekler yaratır. Fazla başarının yarattığı gibi.
Benim de kendimi yazmanın romantizmine kaptırıp yanlış yola girdiğim oldu. Gençken büyük Sanatçı’ya dair pek çok film gördüm ve yazarlar her zaman keçi sakallı, gözleri çakmak çakmak, ağzından sürekli içsel hakikatler dökülen son derece ilginç tipler olarak sunulurlardı. Ne güzel bir varoluş, diye geçirirdim içimden. Öyle değil ama. Tanıdığım en iyi yazarlar çok az konuşur, iyi yazanlardan söz ediyorum. Hatta iyi bir yazardan daha sıkıcı bir birey düşünemiyorum. Kalabalıkta, hatta baş başa iken bile, bilinçaltında her şeyi kaydetmekle meşguldür. Belagatle ya da partinin neşesi olmakla ilgilenmez. Açgözlüdür; usaresini daktiloya saklar. Konuşarak esinini yok edebilir, tanrının bahşettiği detayı mahvedebilirsin. Usarenin karşılıksız olarak verilebileceği tek zaman Aşk zamanıdır. Aşk insana güç verir; içimize işlemiş nefretleri ve önyargıları kırar. Yazıyı daha özlü kılar. Fakat onun dışında her şey yazma eylemi için saklanmalıdır. Yazar okuma işini gençliğinde halletmelidir; şekillenmeye başlayınca okumak yıkıcı olur –pikabın iğnesini plağın üzerinden kaldırmak gibi.
Yazar performansını sürdürmek, hedefi sürekli vurmak zorundadır, aksi taktirde sefilhaneyi boylar. Geri dönmek de olanaksızdır. Birkaç yıl yazdıktan sonra, ruh, insan, varlık başka bir alanda faaliyet gösteremez. Bir işte çalışamayacak hale gelir. Kediler diyarında bir kuştur artık. Hiç kimseye yazar olmayı öğütlemem, yazmak aklını kaçırmasını engelleyecek tek şey değilse. O zaman, belki, değer.
Charles Bukowski
(Kahramanın Yokluğu isimli kitabından)

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder