22 Mayıs 2011 Pazar

Parfümeri

Safa Topal'a;



PARFÜMERİ


İtiraf etmeliyim ki insan böylesi bir yerin daha değişik kokmasını bekliyor, daha rahatlatıcı. Buranın yolu üstüne düşen bir kente uğramış bir seyyahın sorarak bulduğu bir cennet olmasını bekliyor insan. Ahşap raflara dizilmiş içi çeşitli renkte sıvılarla dolu cam şişeler cenneti. İnsan o şişelere sığdırılmış birçok çiçeğin ve meyvenin mesela karanfilin, gülün, menekşenin ya da uzaklarda bir yerde türü tükenmeye yakın bir çiçeğin kokusunu duymak istiyor. Hayal kurmanın sınırı yok. Şişelere ürkekçe dokunurken tezgâhtarın bir orta çağ prensinin eşine ilk hediye ettiği kokuyu getirmesini istiyor insan, o zamanlar soylu bir ailenin kızı olan eşiyle ne kadar tutkulu bir aşk yaşadığını anlatmasını.

Açılan kapının çarptığı birkaç zilin sesi hala kulaklarımda çınlarken daha egzotik bir atmosferde bulunmayı isterdim. Bilirsiniz, şu hemen girişte kapı hizasında duran, kapı açıldıkça “Müşteri geldi” diye çalışanı uyarması beklenen ufak sarı çanlardan bahsediyorum. Ama hava saatlerdir çalışan bir diz üstü bilgisayarın ısıttığı nikotin ve adını sayamayacağım kadar çok insan hormonu kokuyordu. Raflar camdan, şişeler yine camdan, şişelerin içindekilerse saf bitkilerden çok kimyasallardan yapılmıştı. Ne soylu prensesler ne varlıklı prensler ne de onlardan bahseden tezgâhtarlar vardı. Hiçbir şey hayallerimdeki kadar gerçek değildi.

“Geöbliyobrum”  gibi bir şey söyledi içerlerde genç bir kadın sesi. Birkaç saniye sonra diliyle dişleri arasına sıkışmış bir şeyi kurcalayarak ve aynı anda güler yüzlü olmaya çabalayarak karşıma dikildi. 20’li yaşların ortalarında güzel bir kadındı. Ensesine dikkatsizce tutturduğu tokasından dağılan saçların büyük kısmı boynunun arkasına dökülüyordu. Boynu kusursuzdu. Teni beyaz ve pürüzsüz. Ağzının içinde bir şeylerle uğraşıyor, bir yandan gülümsemeye çalışarak farkında olmadan suratını garip şekillere sokuyor ama itici gelmiyordu size. Hiçbir yapıtının aslını görmediğim halde Picasso tablolarını anımsatıyordu.

“Hoş geldiniz” dedi. Bu sefer daha düzgün söylemeyi başarmıştı. Dişinin arasındaki şeyle uğraşmayı da kesmişti.
“Hoş bulduk” dedim ve duraksadım. Aptalca rafları izlemeye başladım. Oradan alacağımı alıp hemen çıkmak istemedim. Biraz konuşmayı umuyordum onunla.
“ Erkek kokularını denemek isterseniz hemen şu taraftalar. Tarzınıza uyabilecek birkaç koku önerebilirim.”
“Yo, yo. Kendim için koku aramıyorum. Bir arkadaşa hediye etmek için bir şeyler bakacaktım.”

Cümlemi bitirdiğim anda dükkânın kapısı yavaşça açıldı. İçeri ağır bir alkol kokusu eşliğinde bir sarhoş girdi. En az üç kat üst üste giydiği gömleklerin hiç birisi sağlam değildi. Pantolonundaki yırtıklar yüzünden bacaklarının bir kısmı görünüyordu. Gerçi pantolonun bazı kısımları zımba gibi bir şeyle tutturmaya çalışmış ama görünen o ki başaramamıştı. Uzun, yağlı saçlarını eliyle arkaya taramıştı. Sakalları biçimsizdi. Yüzü bir savaş alanını andırıyordu, dağınık sakallarının arasında birbiriyle ağır bir çatışmaya girmiş kırmızı ve beyaz lekeler vardı. Adam ağır adımlarla yanıma kadar geldi. Tezgâhtar kadın sıkıntılı bir biçimde solumaya başladı. Yüzüne yerleşen ifade korkmuşluktan çok bıkmışlığa benziyordu. Sarhoş yavaş bir tonla konuşmaya başladı.

“Aradığım şey…” gözlerini kapatıp kafasını ileri geri salladı ve devam etti  “geldi mi?”
“Hayır!” Dedi kadın keskin bir ifadeyle. “Gelmeyecek de.”

            Olan biteni anlamaya çalışıyordum. Sarhoş yerinde biraz sendeledikten sonra kapıya doğru geldiği gibi ağır adımlarla yürümeye başladı. Kapıyı biraz araladıktan sonra bana döndü.

            “Bunlar kötü”
            “Efendim?”
            “Buradan bir şey alma”
            “Peki.” Dedim gülümseyerek. Adam aynı ağırlıkla kapıyı kapattı. Anlamadığım bir dilde bir şeyler söylenerek yürümeye başladı.

            “Sen onu boş ver” dedi kadın. “Her gün buraya gelip aynı şeyi yapar.”
            “Öyle mi? Ne istiyor ki.” Diye sordum. Birkaç saniye güldü ve cevapladı.
            “Yağmur sonrası toprak gibi kokmak.”
            “İyiymiş” dedim gülümseyerek. “Ben de isterdim aslında.”
            “Maalesef stoklarda kalmadı o koku.” Dedi gülerek. Boynuna dağılan saçları canını sıkmış olmalıydı ki tokayı çözdü ve tezgâhın altına bıraktı.
            “Ne zaman gelir peki?”
            “Bilmem. Sen de her gün gel sor istersen.”
            “Olur.” Dedim gayet memnun bir tavırla.

Eliyle bir dakika beklememi işaret etti. Tezgâhın biraz arkasındaki pervanenin düğmesine basıp geldi. Makine oldukça seri bir şekilde bir sağa bir sola dönerek içeriyi havalandırmaya başladı. Kadın tekrar tezgâha yönelirken konuşmaya başladı.

“Tehlikesiz bir adam ama ardında bıraktığı koku biraz rahatsız ediyor”

Pervane bir sağa bir sola dönerken ortada duran kadının saçlarını hafiften havalandırıyordu. Ortamda dönüp duran ısınmış havaya daha baskın ama daha tatlı bir koku karışıyordu kadının teninden. Yüksek dağ göllerini ya da daha çok maviyi andırıyordu koku. Hiçbirinde henüz kulaç atmadığım halde uçsuz bucaksız okyanusları anımsatıyordu.

“Her neyse” dedi “Arkadaşınız kadın mı erkek mi?”
“Kim?”
“Hediye alacağınız arkadaşınız.”
“He… Kadın”
“Peki, o zaman şu taraftaki kokulara bir bakın isterseniz.” Tezgâhın solundaki rafa yanaştı. Birkaç şişeyi raftan indirip tezgâha dizdi. “Bunlar en çok sattıklarım.”

Şişeleri tek tek elime alıp kapaklarını açtım. Kapakları koklayarak anlamaya çalışıyordum. Kadın gülümseyen gözlerle beni izliyordu.

“Öyle pek bir şey anlayamazsınız. İsterseniz yardımcı olayım.”
“Teşekkür ederim.”

Hırkasının bileklerini yavaşça dirseğine kadar katladı. Şişelerden birini açtı ve içindeki sıvıyı yavaşça bileğine sürdükten sonra bileğini bana uzattı. Biraz eğilip kokladım.
Biraz rahatsız edici bir turunculuk vardı kokuda. Bu kadar uzaktım konuya. Neye göre yorumlayacağımı bilemiyordum. Kokular renkleri, renkler simgeleri canlandırıyordu kafamda.

            “Hoşmuş.” Dedim söylediğime kendim bile inanmayarak.
            “Evet. Baya satılıyor bu aralar.”
            “Başka deneyebilir miyiz?”
            “Tabii”

            Başka bir şişeyi açtı ve kokuyu bu sefer diğer bileğine sürdü.
           
            “Bu benim favorim bu sıralar.” Dedi bileğini uzatırken. Yavaşça eğildim. Pervanenin odada dolandırdığı koku buydu. Aynı mavilik. Aynı sonsuzluk hissi.
            “Bu çok hoş bir kokuymuş. Bunu alsam iyi olacak galiba.”
            “Başka bir şey denemek istemez misiniz?”
            “Gerek yok bence. Bu oldukça iyiymiş.”
            “Peki.” Diye cevapladı sakince. Şişenin kapağını kapattı. Tezgâhın üzerindeki diğer şişelerden biraz öteye bıraktı. Diğer şişeleri dikkatlice raftaki yerine koydu ve geri geldi. Satın almaya karar verdiğim şişeyi eline aldı ve tezgâhın arkasına geçti.
            “Hediye paketi yapıyorum.”
            “Evet.”

            Tekrar arkadaki odaya gitti. Elinde birkaç parça renkli süsleme kâğıdıyla geri döndü.
            “Ne renk olsun paket?”
            “Mavi.”
            “Tamamdır.” Dedikten sonra şişeyi mavi bir kâğıdın ortasına güzelce yerleştirdi. Kâğıdı uçlarından tutup katlamaya başladı. Köşeleri şişenin üzerinde bir araya getirip nazikçe bantlıyordu. Paketleme işini bitirmek üzereyken dükkâna hızlı adımlarla başka bir kadın girdi. Oldukça telaşlı bir ifadesi vardı. Tezgâhtar paketleme işini bitirdikten sonra yeni gelen müşteriye döndü.
            “Hoş geldiniz.”

            İçeri giren yeni kadın oldukça ürkmüş görünüyordu. Birkaç saniye duraksadıktan sonra konuşmaya başladı.
            “Ya… Ben buraya attım kendimi.”
            “Buyurun, bir sorun mu oldu?”
            “Şuradaki duraktan otobüse binmem gerekiyor ama bir sarhoş geldi ve tedirgin oldum. Kusura bakmayın birkaç dakika burada bekleyebilir miyim?”
           
            Tezgâhtar kadın hafiften gülümsedi ve bana döndü.
            “Bizimki yine.” Dedi. Dükkânın kapısını açıp durağa doğru baktım. Biraz önce dükkâna giren sarhoş, durağın köşesine uzanmıştı.
            “Evet,” dedim “şu yağmurdan sonra toprak kokmak isteyen amca.”
            Yeni gelen anlamsızca bize bakıyordu. “Tanıyor musunuz onu?” diye sordu.
            “Evet,” dedi tezgâhtar “tehlikesizdir, korkmanıza gerek yok.” Sonra hazırladığı hediye paketini bana uzattı. “Buyurun, sizin paketiniz hazır.”
            “Teşekkür ederim.” Uzandım paketi aldım ve dikkatlice ceketimin cebine yerleştirdim. “Ne kadar ödeyeceğim diye sordum?”
            “25 lira.”
            Cebimden çıkardığım birkaç parça kâğıt parayı dikkatlice saydım ve uzattım.
            “Teşekkür ederim. Yine bekleriz.”

            Kapıyı açtım. Dışarı adımımı atmak üzereyken yeni gelen kadına döndüm. “İsterseniz, otobüsünüz gelene kadar sizi bekleyebilirim.”Tezgâhtar kadının yüzüne anlamlı bir gülücük yerleşti. Ancak yeni gelen kadın beni tepeden aşağı süzdü. Çekingen ve korkan bir bakış attı.

“Teşekkür ederim. Birkaç dakika bekleyeyim. Olmazsa öbür durağa kadar yürüyeceğim.”
“Siz bilirsiniz.”

            O şekilde bakışı canımı sıkmıştı. Oldukça içten bir ifadeyle sorduğumu, beni tehlikeli bulabileceği herhangi bir şey yapmadığımı düşünüyordum. Durağın önünden geçerken yere uzanmış sarhoş bana doğru yine anlamadığım bir dilde bir şeyler söyledi.    

            “Efendim?” dedim aniden.
            “Tedirgin görünüyorsun.”
            “Öyle mi? Yok ben iyiyim.”
            “İster misin?” elinde ucuz saman kâğıtlarına sarılı bir şişe şarap vardı. Sarhoşun hediye paketi. Tek eksiği ortasına yerleştirilmiş kâğıtlardan ya da renkli folyolardan yapılmış bir çiçek figürüydü. Şarabı biraz daha ileri doğru uzatarak “Sen de kaçmak istemiyor musun?” diye sordu.
            “Bilmiyorum.”
            “Fark etmez ki!” dedi gülerek. “Nereye kaçabilirsin?”
            “Bilmem? Kaçamaz mıyım?”
            “Kendinden kaçamazsın. Hayır, hayır, hayır…” kahkahalar içinde “hayır” diye haykırmaya başladı. Uzaktan görünen bir otobüs durağa yanaştıkça yavaşlamaya başladı. Tam durağın önünde durdu. Birkaç yolcu rahatsız bakışlar atarak indi. Sarhoş bir anda ciddileşti. Arkamda duran otobüsü işaret etti. “Her yerde aynalar var.”

            Aniden arkamı döndüm. Otobüsün camından yansıyordum. Ruhum yansımıyordu ama bedenim yansıyordu. Elim, kolum, bacağım, saçlarım, suratım. Bir yanı darmadağın olmuş suratım. Birkaç yıl evvelinde doktorların içinden cam ve metal parçaları çıkarmaya uğraştığı suratım. “…lanet aynalar…” diye haykırdı sarhoş. Üzerinde gezinen neşterlerin, bıçakların ve dikiş iğnelerinin ardında defalarca mayına basılmış toprağa benzer bir miras bıraktığı suratım. “…geri zekâlı aynalar…” diye haykırdı sarhoş. Ve sağ omzum. Plastik bir esarete terk ettiğim sağ kolum. İçinde kan gezinmeyen, içi boş, başına buyruk turunculuk.

            “Ne diyorsun?” dedi sarhoş, şarabı bana uzatarak. “Kaçmak istemiyor musun?”
           
            Otobüs duraktan ayrıldı. Ceketimin cebinden az önce aldığım paketlenmiş parfümü çıkardım. Duraktaki oturaklardan birinin üstüne bıraktım. Sarhoşun uzattığı şaraptan büyük bir yudum aldım. Sarhoş gülerek kafasını salladı. Arkamı dönüp yürümeye başladım.

            “Hediyeyi burada bıraktın.” Diye seslendi arkamdan.
            “Senin olsun.” Diye bağırdım arkamı dönmeden. Birkaç kahkaha attı ve anlamadığım bir dilde bir şarkı söylemeye başladı.


Mehmet Mert GÜNEY

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder