29 Mayıs 2011 Pazar

Bir Uyuma Hikayesi

“Hayat bozuk bir Türkçedir. Bozukluğu belli olmasın diye uzatıldıkça uzatılan cümlelerden ibaret.”

BİR UYUMA HİKAYESİ

Kafasının içini paramparça etti adam kimselerin haberi yokken. Yıllardır bunu en iyi biçimde yapmak için en mükemmel eğitimi hakkını vere vere almıştı zaten. Yıllar evvel cılız elleriyle pergel çevirirken ne kadar şirin göründüğünü anlasaydı en başından ya da kafasındaki yorgunluğun aslında çok kıdemli bir onur olduğunu öğretselerdi yüzyıllar önce birileri tarafından bulunmuş formülleri ezberlerken. Ne bileyim mesela önüne hayatını belirlesin diye atılan sınavlara kendi hayatını kendi belirlemek için girmiş olsaydı herhalde bambaşka bir durum çıkardı ortaya. Ama hepinizin zaten bildiği gibi böyle olmadı durum.

Ayakkabılar eskitti beden eğitimi derslerinde. Çok istedi ama basketbol takımına almadı koç. Daha çocukken bile kıymet vermedi paraya. İki simit aldı birini yemek bile nasip olmadı ona dağıtmaktan. Hep aykırı düşündü aykırı düşündükçe kafasına vurdular. Sevmesi bile aykırı oldu tahmin edeceğiniz üzere anlamadılar. Konuştu, Saçma geldi insanlara. Sustu. “Konuş” diye söylenip çekip gittiler. Sarıldı insanlara, onlar kaçtı. Ağladı susturdular. Koşmak istedi bağladılar ayaklarından. Kartopu oynadı hasta oldu. Düştü ama kırmadı bir tarafını. Herkesten mustaripti aşktan daha bir mustarip.

Durum olması gerekenden öteye defalarca gitmiş gelmişti. Sonuç kaçınılmazdı. Kafasının içini paramparça etti adam kimselerin haberi yokken.

Uzun uzadıya düşündü. Yatağına öylece uzanmış boş gözlerle tavanı izliyordu. İçinden hiç gelmediği halde geçmişini düşünüp duruyordu. Dönüp düzeltebilme ihtimali olmayan hatalarını anımsıyordu beyni hiç durmadan. Büyük kumar oynuyordu kendiyle. Yastığın ortasına güçlü bir kararlılıkla gömdüğü kafasını bir o kadar isteksizce kaldırıp çalışma masasına baktı. Geniş pencerenin hemen dibinde üzerinde dağılmış, yırtılmış sayfalar, yığın haline gelmiş okunacak kitaplar olmasa çok şık bir masa olurdu herhalde diye düşündü. Tekrar tekrar niyetlendiyse de kalkıp bir şeyler karalamaya, nerden geldiği belli olmayan iç güdüleri durdurdu adamı. Önce beynini susturması gerektiğini anladı o an. Tek seferde kendini yatakta oturur pozisyona getirdi. Defalarca ayağa kalkmasını engelleyen güdüler bu defa adamın karşısına çıkmamıştı. Yana doğru kendini savururken kısa bir an masasıyla göz göze gelse bile kafasında oluşabilecek herhangi bir düşünceden daha hızlı davranıp kendini odadan dışarı savurdu.

Koridorun sonuna geldiğinde artık kafasını kurcalayan hiçbir düşünce kalmamıştı. Hızlı bir manevrayla kendini salona attı. Geniş bir salondu. Girişte karşısına çıkan ilk şey hayatta her daim karşısına çıkmasını isteyeceği ilk şeylerden biriydi  “İçki vitrini”. Hemen vitrinin karşısında en az çalışma masası kadar temiz bir yemek masası üzerinde boş şarap şişeleri, devrilmiş bardaklar, dağılmış çerezler ve yine kusursuz manzarayı tamamlayacak birkaç parça kâğıt ve ters yüz edilmiş birkaç kitap daha.

Adam vitrine yöneldi ve hiç beklemeden bir şişe hatırı sayılır yaşlılıkta şarap aldı. Dağılmış masanın üzerinde tirbuşonu bulması ve şişeyi açması da gayet kısa sürdü. Sonra umarsızca kendini kanepeye savurup televizyonu açtı. Bardağa dahi dökmeye tenezzül etmediği şarap şişesini ellerinin arasında yeni doğmuş bir bebeği tutar gibi narince ve incitmeden tutuyordu. Bir kaç yudum, biraz zap… Birkaç yudum daha sonra kalkıp eski bir DVD taktı:
“Orada Olmayan Adam”  Büyük bir hayranlıkla izlediği Billy Bob Thornton’un başına gelenlerin tamamını göremeden elindeki şarabı bitirip kanepede uyuma şansını bulmuştu bile.

Birkaç saat sonra ince tonuyla irkildi adam telefonunda yükselen melodinin. Elini sehpanın üzerinde duran telefona uzattı. Telefonu eline aldı. Arayan özel bir numaraydı. Biraz kararsızca telefona baktıktan sonra açmamaya karar verip telefonu sehpanın üzerine fırlattı. İnce melodisiyle telefon feryadına devam ederken ahşap sehpayı homurdanırcasına titretti ve birkaç saniye içinde sustu. Adam doğruldu televizyonun anlamsız maviliğini mat bir duman rengine dönüştürecek düğmeye bastı kumandadan. O zaman tamamen karardı oda. Sonra hafif hafif aydınlığını hissettirmeye başladı dışarıdaki sokak lambaları. Adam uyumaya çalıştıkça diretti gözleri. Susmaya çalıştıkça beyni feryat etti. En sonunda kimliği belirsiz arayanına söverek kalkıp odasına döndü. Dağınık masasının başına geçip karalamaya başladı.

Kör bir limana vurmuş kendini yalnızlıklar
Mavnalar çaresiz ve birbirinden uzak
                                               Sönüyordu fenerleri

Ve ilk nefesini aldı hayat
Kısacık bir andı
-Dar, anlamsız ve boş bir zaman dilimi-
Sonra amaçsızca yıktı kendini
Denizleri deniz yapan şey
Kendi içinde boğulan
Kimsesiz ve çaresiz bir yalnızlık –mış gibi düşündü önceleri

Sonrası malum
“Amacı olan işler yapmak gerek”
Dedi kendi kendine

Yerel bir kanal açık televizyonda
Aristokrat bir hanım
Bir elinde bir kitap
            “Aşkın 7 hali”
Uzun uzadıya anlatıyor
Uyuşmuş ama dinliyor ahali

Yırtık bir kupür
Tarihi belirsiz bir gazete
İsterik bir haber
Uzak diyarlara dair

Toparlandı,
Üstünü değiştirdi,
Küçük bir çanta…
                        Gitti…

Tekrar tekrar okudu yazdığını. İlginç buldu olayı. O kadar kendine yakın ama bir o kadar kendinden uzak bu portreyi çizerken kalemi, kim bilir beyni hangi miktarda hangi hormonu salgılamakla meşguldü. Karşısında az önce boş duran kâğıt şimdi birkaç satırda başka evren oldu olmasına da adam yine de kızdı yeteneğine. Ama bir kere içindeki düğmeye basmıştı. Durmadı. Gözleri öyle bir yorulup artık kendine direnemeyecek hale gelene kadar içinde aşkın, ihanetin, yalnızlığın ve garip duyguların kol gezdiği bir şeyler karaladı ve esas oğlanı en sonunda yine yapayalnız ve çaresiz bıraktı hiç bilmediği bir evrende. Kalemi kâğıdı oracıkta az önce içinde gezdiği hikâyesinde dünyasını mahvettiği adam gibi çaresiz ve yalnız bıraktı daha sonra. Girdi yatağına. Usulca kapadı gözlerini.


Mehmet Mert GÜNEY

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder