6 Ocak 2012 Cuma

Bazı Gecelerin Anatomisi

I

Bütün insanlardan ümidimi kesebilecek kadar amaçsız kalmıştım. Başkalarının yaşamak adını verdiği şey önüne geçilemeyen bir çılgınlığı çağrıştırıyordu beynimde. Ne olduğunu bilmedikleri bir amaca hizmet ediyor gibiydi herkes. Bir şey olmak gerekiyordu. Yaşamak için en azından. Akşam yemeği yiyebilmek sonrasında bir cezve kahve pişirebilmek ya da boğaz manzaralı bir mekânda yıllanmış bir şarabı en az İstanbul kadar güzel bir kadınla içebilmek için. Bir şey olmam gerekiyordu. Ama ne? Cebime para getirmeliydi olacağım şey. Bütün insanlık işi gücü bırakmış bunu bekliyordu, dolmuş şoförleri ve bakkal çırakları bile. Bunu isteyip istemediğimin çok önemi yoktu onlar için. Çok gecikmeden aralarına katılmalıydım. Biraz çaba sonucunda hayatım herhangi birinin hayatı olabilirdi. Bir öğretmenin hayatı, bir şairin, bir mühendisin ya da bir işçinin, bir yazarın belki, bir polisin ya da bir katilin, bir esnafın, bir berber kalfasının…

 Bir keresinde “Kocaman bir hiçim.” Demiştim bir kadına neredeyse ağlayacak bir ses tonuyla. “Bu harika,” diye cevaplamıştı “istediğin her şey olabileceğin anlamına da geliyor bu aynı zamanda.”

II

Otobüs son durağa yaklaşırken genç kadın uykulu gözlerini yavaşça açtı. Siyah düz saçları vardı. Siyah bir mont giyiyordu, siyah bir etek, siyah çoraplar ve siyah çizmeler. Yüzüyse bütün görüntüsüyle tezat oluşturacak biçimde ay kadar beyazdı. Teniyse ayın görüntüsüyle tezat oluşturacak biçimde su gibi pürüzsüzdü. Kusursuz bir güzelliği vardı yüzünün. Ayağa kalktı ve inmek için hazırlanmaya başladı. Montunun yakasını kaldırdı. Koltuğunun kenarına yasladığı siyah şemsiyesini eline aldı. Diğer eliyle koltuğun kenarından tutundu. Otobüsün orta kapısının önünde çoğalan kalabalığın içinde bütün siyahlığıyla en belirgini oydu. Kendine güvenen bir duruşu vardı. Daha dikkatli baktıkça gizemli güçleri olduğundan şüphelenebilirdiniz. Bir an göz göze geldiğimizde ani bir el hareketiyle bütün gölgeleri üzerime salacağından korktum. Salmadı. Sağlam adımlarla basamaklardan indi. Hızlı bir hareketle yerimden kalktım. İnmeyi bekleyen kalabalığın oluşturduğu sıraya girdim. Kadın otobüsten birkaç adım ötedeydi. Şemsiyesini açmadan hızlı adımlarla yaya geçidine doğru gidiyordu. Geçide vardığında saatini kontrol etmek için kolunu kaldırdı. Yılan gibi kıvrılan bir dövmenin saçaklanmış ucu bileğinin üstüne kadar uzuyordu. Telaşla sağından ve solundan akan trafiğe baktı. Bir anlık boşluk yakalar yakalamaz kendini yola fırlattığını gördüm. Otobüslerden dağılan kalabalıkla birlikte yaya geçidine doğru ilerliyordum. Yoldan süratle geçen birkaç otomobilden sonra kafamı karşı kaldırıma çevirdiğimde siyahlı kadın yok olmuştu. Bütün karanlığıyla gecenin içine karışmıştı. Kendisinden beklendiği gibi. Birkaç saniye sonra yanan ışıkla karşıya geçerken bulutlar artık öncü kuvvetlerini yollamaktan vazgeçmiş, yeryüzüne topyekûn savaş açmıştı.

III

“Sırılsıklam olmuşsun.” Dedi Hikmet Abi. “Sana bir havlu getireyim mi?”
“İyi olur be abi.” Diye cevapladım.

On beş dakikalık bir yürümenin sonunda varmıştım buraya. Yaklaşık on masalı ufak bir mekândı burası. Tabelasında bar yazardı, hatta o tabela neon ışıklandırmalıydı ama genelde pek kalabalık olmadığından birkaç duble rakı içtikten sonra son ses türkü açardı Hikmet Abi. Geleceği varsa da kaçar giderdi genç müşteriler. Hikmet Abi çeşitli lokanta işleri yaptıktan sonra kardeşiyle birlikte açmıştı burayı. Severdim ortamını ve tabii Hikmet Abi’nin rakı sohbetlerini.

En köşedeki masayla özdeşleşmiştim burada. Ama bu gece iki kadın ve iki erkekten oluşan bir grup oturuyordu orada. Sofraları benim kurduklarıma oranla oldukça iyiydi. Birkaç çeşit meze ve bir şişe kırmızı şarap duruyordu masanın üzerinde. Ben hiç aynı zenginliği yaşatamamıştım o masaya. Masaya baktıkça utanıyordum. Aramızda ilginç bir ilişki vardı. Garip huyları vardı masanın. Bana beni hatırlatıyordu. Bazı geceler durdurulamaz bir neşe makinesine dönüşüyordu. Bazı geceler ağzını bıçak açmıyor, bilip söyleyemediği bazı gerçekler varmış ya da çözemeyeceği sorunlarla karşı karşıyaymış gibi içi sıkılıyor, boynunu büküyordu. Hatta o gecelerden birinde birkaç biradan sonra bu masanın derin bir of çektiğini duyduğumdan eminim. Neşeliyken de kolonlardan taşan müziğin gürültüsüyle çaktırmadan dans ettiğini söyleyebilirim. Masanın keyfinin yerinde olduğu gecelerden birinde de birkaç biradan sonra homurtulu titreyişinin arasında çaktırmadan bana dans etme teklifi sunduğuna yemin edebilirim.

“Buyur kardeşim.” Dedi Hikmet Abi. Beyaz küçük bir havluyu bana uzatıyordu. Havludan çok masaların üzerini sildikleri bezlere benziyordu.
“Eyvallah abi.” Bezi alıp lavaboya indim. Saçımı ve yüzümü kuruladıktan sonra bezi katlayıp lavabonun kenarına bıraktım. Döndüğümde Hikmet Abi bir bira bardağını ve çerez tabağını masama bırakıyordu. Usulca kulağına eğildim.
“Benim masayı başkasına emanet etmişsin.” Dedim cam kenarında oturan grubu işaret ederek. Sonra hafif muzip bir tavırla “Vallahi oraya oturana kadar içeceğim her şey senden bu gece.” Diye ekledim.
“Canın sağ olsun,” Dedi gülerek “Birazdan bizim Tolga gelecek zaten. Bir iki türkü çaldıktan sonra bunlar kaçar gider.”

Bir türkü mırıldanarak barın arkasına geçti. Tezgâhın altında sakladığı ince uzun bardağın içindeki rakıyı vurdu. Kendine yeni bir duble doldururken sordu.

“Ne oldu senin iş meselesi?”
“Olur herhalde.”
“Parada anlaştın mı?”
“Biliyorsun abi, henüz diplomayı ele alamadığımız için komik bir fiyata başlayacağım galiba. Ama mezun olduğumda devam edip adam akıllı bir maaşa geçerim.”
“Hadi hayırlısı.”

Bir keresinde “Kendini işe yaramaz hissediyorsun.” Demişti bir kadın ve eklemişti. “Neden yarı zamanlı bir işe girmiyorsun?” Duvardaki tabloları inceliyordum. Güzel manzaralar vardı içlerinde. Gerçekten huzur verici olanlar da. “Kendimi zaten oldukça dağınık hissediyorum. Yapmak istediğim şeyler kafamı bu kadar kurcalarken bir de işe girersem tamamen dağılırım. Hem ne tarz bir iş yapabilirim ki?” diye cevaplamıştım. Gururlu bir şekilde kafasını geriye yaslamıştı. Gözleri tabloların karşısındaki duvardaki belgelere takılmıştı. Konferans sertifikaları, başarı belgeleri ve temizce bir diploma. Muhtemelen onları oraya asabilmek için harcadığı çabalar geçmişti gözünün önünden. Biraz sessizlikten sonra “Sen içinde bulunduğun durumdan şikâyet ediyorsun, aynı zamanda halinden memnunsun. Değişikliklerden korkuyorsun.” Demişti. “Senin sorunun, kendine güvenin olmaması.”

IV

Selin kendini zorlayarak kadehinden bir yudum daha içti. Şarap oldukça tatsız geliyordu. Ufak bir parça peyniri zorla yedi. Sarhoş olma belirtileri başlamıştı. İçkiye hiç dayanıklı değildi. Zaten yılda birkaç kez o da genellikle birilerinin doğum günlerinde olmak üzere içerdi. Bir ya da iki kadeh şarap ya da meyveli kokteylden fazlasını da içemezdi. Bu akşam ikinci kadeh sınırına gelmişti. Yanında iş yerinden arkadaşı Aslı, Aslı’nın erkek arkadaşı Barış ve birkaç hafta önce görüşmeye başladığı Murat vardı.

Aslı ve Barış yaklaşık yedi yıldır beraberlerdi. Barış’ın doğum günüydü bugün. İki sevgili her sene birbirlerine geçen seneden daha etkileyici bir hediye almaktan ya da daha yaratıcı bir sürpriz yapmaktan sıkılmışlardı. Sakin bir yerde, arkadaş arasında kutlamak istemişlerdi bu defa. Hem artık eskisi gibi dağıtamazlardı da. Sabah erkenden kalkıp yola koyulmaları gerekiyordu. Hepsi çalışan insanlardı artık. Dağınık günler geride kalmıştı. Birkaç saat önce Barış vapur iskelesinde Aslı’yla buluşmuştu. Gürültülü kalabalığın bulunduğu barlar sokağından birkaç sokak önce küçük bir yer görmüşlerdi. Sakindi ve içerde kırklı yaşlarında görünen bir adamdan başka kimse yoktu. “Buraya girebiliriz,” Demişti Aslı “Zaten bütün gün kafam şişiyor işyerinde bir de kalabalığa girmeyelim.” İçeri girip cam kenarındaki masaya oturdular. Kendilerine ne almak isteyeceklerini soran kırklı yaşlarında görünen adama iki arkadaşlarını daha beklediklerini onlar geldiğinde sipariş vereceklerini söylediler. Ancak Selin ve Murat’ın gelmeleri düşündüklerinden uzun sürünce barda tek başına oturan adama mahcup olmamak adına siparişlerini verdiler.

Barış şişenin dibinde kalan şarabı kadehlere bölüştürüyordu. Sıra onun kadehine geldiğinde Selin eliyle istemediğini işaret etti.

“Sen iyi misin canım?” diye sordu Murat.
“İyiyim. Çok uykusuzum bir de alkol alınca…”
“Şunları bitirelim kalkarız.” Diye araya girdi Aslı.
“Yoo. Siz keyfinizi bozmayın.” Dedi Selin. Duvardaki saate baktı. “Ben eve geçeyim geç olmadan.”
“Öyle şey mi olur?” diye atıldı Murat. “Ben seni bırakayım.”
“Biraz bekleseydin,” dedi Aslı “birazdan hep beraber kalkardık.”
“Başka zaman otururuz. Hem siz de biraz baş başa kalmış olursunuz. Kötü mü?”

Yavaşça doğruldu. Sandalyesinin arkasına astığı montunu yavaş hareketlerle giydi. Murat hızlı bir dikişle kadehindeki şarabı bitirdi. Elini Barış’ın omzuna koydu. “Hiç kalkma abi. Görüşürüz.” Dedi. Sonra hafifçe Aslı’nın elini sıktı. Selin montunun düğmelerini iliklerken Murat girişteki şemsiyeliğe bıraktığı şemsiyeyi aldı. Kapıyı Selin için açtı ve çıktılar. Biraz yürüdükten sonra gelen bir taksiyi durdurup bindiler.

“İçkiyle pek arası yoktur.” Dedi Aslı. Barış hafifçe gülümsedi. İçerde bar sahibinden başka onlar ve sadece yan masada oturan adam kalmıştı. “Neyse. Doğum günün kutlu olsun hayatım.” Kadehleri kaldırıp tokuşturdular.

“Düşüncelisin, bir sorun mu var?” diye sordu Aslı. Uzun soluklu bir cevap verdi Barış. Hayattaki bütün dertlerine tek tek dokundu. Ailesinden, işyerinden, patronundan, trafiğinden, kredi ödemelerinden, televizyon taksitlerinden bahsetti. Çoğunu zaten biliyordu Aslı. “Takma aşkım bu kadar,” dedi “zamanla hepsi düzelir.” Nasılsa ona sahipti. Ve en önemlisi de buydu.

V

“Eğer öpüşmeye kalkarlarsa şu bardağı kafalarında kırarım.” Diye söylendi Hikmet Abi boş arjantini doldurmak üzere bara götürürken. Karşımdaki çiftin elleri birbirine sıkıca kenetlenmişti. Tam olarak ne söyledikleri anlaşılmıyordu ama muhtemelen adam kadına aşk nağmeleri sıralıyordu.
“Şükretsinler Cemal gelmedi daha,” Dedi Hikmet abi yeni doldurduğu bardağı masaya bırakırken “şimdiye kapı dışarı etmişti bunları.”
“Boş ver be abi. Zaten kadehleri bitmiş. Kalkar bunlar birazdan.”
“Ben de bunu anlamam ha. Şarap açtırılacak yer mi burası?”
“İş yapıyorsun işte abi. Fena mı?”
“Bilmiyorum oğlum. Bana ters geliyor. Rakı iç, bira iç, votka iç ha canın çok çektiyse iki kadeh şarap iç de koca şişe be gözünü seveyim. Seksen tane entel dantel yer var yukarda. Git oralarda açtır bari de şeklin olsun.”
“Sen de haklısın abi.” Dedim. Karşı masadaki adam eliyle Hikmet Abi’yi uyarmam için işaret ediyordu. Hikmet Abi arkasını döndüğünde adam hesap istediğini belirten bir el işareti yaptı. Masadaki adamla göz göze geldim. Gülümsedim. Hikmet Abi bara doğru yürürken “Hele şükür.” Diye fısıldadı.

Hesabı ödedikten sonra ağır hareketlerle kalktılar. İyi akşamlar dileyip dışarı çıktılar. Adam kapının önünde şemsiyesini açtı ve yoldan geçecek bir taksi beklemeye koyuldu. Bu sırada kadın camın hemen önünde soğuktan neredeyse tamamen içine çekilmiş bir kediyi sevmeye koyuldu. Bir yandan çocuksu mırıltılar çıkarıyordu. Kedinin sevilmek umurunda değilmiş gibi bir tavrı vardı. Adam dönüp gülümseyerek kadını seyretti.

Bir keresinde “Okumayı seviyorsun demek.” Demişti bir kadın. “O zaman şu kitabı alabilirsin. Bir haftada okursun herhalde.” Oturduğu yerden masasının başına geçmişti. Çekmecelerden birini açıp bir kitap çıkarmıştı masanın üzerine. Gülmek için bilmemkaç sebep gibi bir ismi vardı kitabın. Sayıyı tam hatırlamıyorum. Kitabı gördüğümde tebessüm etmiştim. “Bak şimdiden etkili olmaya başladı.” Demişti kadın. Kitabı elime alıp rastgele bir sayfa açmıştım. Bir maddeye takılmıştı gözüm. Evcil hayvanlar. “Evcil hayvanlar mı?” diye sormuştum kadına. “Evet, aslında,” diye cevaplamıştı “mesela kediler. Şirin oldukları kadar komiklerdir. Ben öğrenciyken bir kedimiz vardı. Geceleri kumandaya basıp televizyonu açardı. Sesini açıp kısardı bile.” Bir an duraksayıp gülümsemişti. “Evcil bir hayvan alabilirsin belki.” “Benim evcil bir masam var.” Demiştim. Bir anda büyük bir kahkaha patlatmıştı. Çok ciddiydim.

VI

Az önce kalkan çift bir taksi bulup bindiklerinde Hikmet Abi kalktıkları masayı çoktan temizlemişti. Mezeleri masanın üzerine dizmesine yardım ettim. Bir de büyük rakı şişesini masanın orta yerine koyduk. On dakika sonra Cemal Abi yanında genç bir bağlamacıyla içeri girdi. Cemal Abi Hikmet Abi’nin kardeşiydi. Pek sık rastlaşmazdım onla. Ufak bir şirkette endüstri mühendisliği yaptığını biliyordum. Yanında getirdiği bağlamacıyla henüz tanışmamıştım. Yirmili yaşların başında görünüyordu. Muhtemelen öğrenciydi. Hikmet Abi’nin anlattığına göre çok iyi bağlama çalar, türkü söylermiş Tolga.

“Hoş geldin Cemal.”
“Hoş geldin abi.” Dedim ayağa kalkarak.
“Hoş bulduk.” Dedi. Masanın köşesine bir sandalye çekti ve bağlamacıya döndü “Kardeşim buyur şöyle.”

Hikmet Abi hemen bağlamacının da önüne boş bir tabak ve iki tane bardak koydu. Tolga bağlamanın akordunu yapmaya başladı.

“Nasılsın kardeşim?” diye sordu Cemal Abi.
“İdare eder abi. Sen nasılsın?”
“Bildiğin gibi.” Biraz duraksadıktan sonra devam etti. “Bak bu canavarda bir ses var. Akıllara zarar. Bütün gece söylesin sonra kiloyla rakıya gömelim kendimizi.”

Tolga kafasını mahcupça salladı. Bağlamanın akordunu bitirdi ve tezeneyi yerine taktı. Hikmet Abi bana döndü.

“Hadi doldur bakalım.”
“Eyvallah.” Deyip kadehleri doldurmaya başladım.

Kadehleri doldurduktan sonra kaldırıp tokuşturduk. Sağlığa, sıhhate, mutluluğa ya da paraya ya da aşka içiyorduk. Emin değilim. Tolga başladı çalmaya söylemeye. Çarşamba’yı sel aldı. Bir yar sevdim el aldı. Çok güzel bir sesi vardı. Oldukça ucuza ve oldukça kaliteliye mal edilen bir bağlamacıydı. Cemal Abi’ye yakışır bir endüstri mühendisliği örneği. Gözümde bağlamacıya dair kalite grafikleri canlanırken Cemal Abi kolumu dürttü.

“Hayırdır kardeşim. Bir garipleştin.” Dedi gülerek. Hikmet Abi’ye bir bakış attı. Hikmet Abi’nin yüzünde hafif bir tebessüm vardı. Gözleri masanın ortasındaki şişeye dikiliydi.
“Bende bir gariplik varsa abi,” dedim. Kafamı Hikmet Abi’ye çevirip göz kırptım. “Karadeniz’de dağların denize paralel olmasındandır.” Cemal Abi büyük bir kahkaha patlattı. “Ulan abi, sen olmasan kim öğretecek bu gençlere bu lafları.” Hikmet Abi’nin yüzündeki tebessüm büyüdü. Bu türküyü ne zaman, nerede duysa söylerdi bu lafı. Gizli sevda çekmenin ateşten gömlek olması bu türküyü nerede, ne zaman duyduğumuza bağlı değildi sonuçta. Teknik olarak Allah’ın canımızı o yârin kollarında alması bir ihtimaldi ama zordu. Belki Hikmet Abi’nin de bir “o yâr”i vardı bir yerlerde ama bunu sorgulamak bana düşmezdi. Oldukça iyi bir sohbetimiz vardı ama “O kadar uzun boylu değil.” Diyebilirdi her an. O an ne kadar çok içtiğimizin önemi yoktu. İyi de içerdi Hikmet Abi.

Üçüncü dublelerin de sonuna geldiğimizde saat iyice ilerlemişti. Kalkmak için müsaade istedim. Uzun bir yol gidecektim. Masadakilerle vedalaşıp çıktım. Dışarıda yağmur yağmakla yağmamak arasında kararsız kalmıştı. Sokağın başına kadar indiğimde hala Tolga’ya eşlik eden Cemal ve Hikmet Abi’nin seslerini işitebiliyordum. Üç kişilik koro kendilerini sual edenlere boynu bükük benzi soluk yar söylüyordu.

VII

Gecenin ortasında bir saate koydukları son otobüsü yaklaşık iki yüz metre koşarak yakaladım. Nefes nefese kalmıştım. Otobüsün içi alkol kokuyordu. Hatta birkaç yabancı öğrenci ellerinde biralarla binmişlerdi. Bir yandan yüksek sesle konuşup bir yandan biralarından içiyorlardı. Arka sıralara doğru ilerledim. Ordaydı. Bütün karanlığıyla en arka sıranın bir önünde oturuyordu. Kafasını hafifçe eğip bir kitaba gömülmüştü. Saçları bu açıdan suratının yarısını kapatıyordu. Nereye baktığını göremiyordunuz. Etrafında gölgeden görünmez bir çeper vardı sanki. Büyük cesaret gerektiriyordu aralayıp yanından geçmek. Saçlarını düzeltmek için kafasını kaldırdığında göz göze geldik. Bir an beni yıldızsız ve abartısız bir gökyüzüne sahip karanlık bir gezegende tutsak edeceğinden korktum. Etmedi. Ağır hareketlerle arkasındaki koltuğa oturdum. Bir süre telefonumla oyalandıktan sonra merakım galip geldi. Kafamı biraz yana yatırdığımda elinde tuttuğu kitabı görebiliyordum. Cümleleri bu açıdan seçmek oldukça zordu. O’nun ne okuduğunu merak ediyordum. Tanrım bütün karanlıkların sahibi ne okuyor olabilirdi. Gülmek için bilmemkaç sebep olmadığından emindim. Yavaşça kafasını kaldırdı. Kitabı kapattı. Ağır hareketlerle başını arkaya çevirdi. Ne yapacağımı bilmez bir hareketle telefona sarıldım.

“İstersen inceleyebilirsin.” Dedi kitabı uzatarak.
Korkuyla karışık bir utanç duyuyordum. Gözlerimi telefondan ayırdım ve anlamsızca ona baktım.
“Güzel bir kitaptır. Bana da bir arkadaşım hediye etmişti.” Biraz olsun rahatlamıştım. Kitabı biraz daha uzattı. Hızlı bir hareketle aldım. Tekrar önüne döndü. Hiçbir şey olmamış gibi dışarıyı seyretmeye koyuldu. Kitap kırmızı bir kâğıtla ciltlenmişti. Sayfaları karıştırdım. Eski bir kitaptı. Saman kâğıdına basılmış. Ortasından bir bölüm açtım ve okumaya başladım.

Kimse işlerin bu hale geleceğini düşünmüyordu. İngiltere’de bir heyet yalnızca iki ay önce ortaya attığı teoriyi yalanlıyordu. “Sanıldığının aksine gecelerin boyları yeryüzünden gökyüzüne kadar değil.” diyorlardı. İnsanlar gibi çoğalmıyorlardı ancak çeşitli boyutlarda ve yaşlarda olanlarına rastlanmıştı. Rusya’da bir gazeteci bir vadide gizli haber yapmaya çalışırken öldürülmüştü. Bütün gazeteler bu haberlerle doluydu. Rivayete göre Rusların orada bir geceye otopsi yapacaklarını söylemişti bu gazeteci ölüme gideceği haberi yapmadan önce. Devletler gizlice silahlı birimler oluşturmaya başlamıştı. Gece avlamayı meşrulaştıracak bir yasanın çıkması için uğraşıyordu hükümetler. Bir çiftçi bir gece yavrusunu öldürdüğünü iddia etmişti. Üstelik bu iddia sadece bu kadarla sınırlı değildi. Midesini deştiğini ve kaybettiği birçok şeyi orada bulduğunu da söylüyordu. Böyle olmalı diyordu. Geliyorlar ve neyiniz varsa yiyorlar. İnsanlar kaybettikleri her şeyden geceleri sorumlu tutmaya başlamışlardı. Umutlarından, mutluluklarından, hüzünlerinden, sevgilerinden ve nefretlerinden. Baltalar ve oraklarla ve onlarca avcı köpeğiyle ellerine meşale alan topluluklar saat ikiden sonra dağlarda gece arıyordu. Eski hayatlarına kavuşmak için bir gece öldürmelilerdi. Midesini deşmeli ve her şeyi geri almalılardı. Artık insanlar gecelerden değil geceler onlardan korkmalıydı.

“Nasıl?” diye sordu.
“Oldukça ilginç bir konuya benziyor.”
“Öyle. Bitmemesi için yavaş yavaş okuyorum bu sıra.”
“Eski bir kitaba benziyor. Nereden bulabilirim sence?”
Kafasını umutsuzca sağa sola çevirdi. “Bulamazsın sanırım.” Haklıydı. Yavaşça doğruldum. Bir sonraki durakta inmem gerekiyordu. Midemin ortasına bir ağırlık çökmüştü. Gözbebeklerim yanıyordu. Ayağa kalkıp “Duracak” düğmesine bastım.
“Memnun oldum.” Dedim
“Ben de.” Dedi ve ekledi “İyi geceler.”

İndikten sonra bir müddet durdum. Otobüs harekete koyulmadan önce tekrar kitabını açmış okumaya başlamıştı. Otobüs ilerdeki kavşaktan dönüp görünmez olana kadar bekledim. Ağır adımlarla evime doğru yürümeye koyuldum. Daha kendimden emindim boş sokaklarda yürürken. Kafamı gökyüzüne kaldırdım. Bir şey yapmam gerekiyordu. Yaşamam için en azından. İşini gücünü bırakmış bütün insanlığı daha fazla bekletmemeliydim, dolmuş şoförlerini ve bakkal çıraklarını bile. Üzerime yürüyen geceyi alt edebilecek gücü hissediyordum bileklerimde. Yazmalıydım.

M. Mert GÜNEY
Ocak/2012

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder