Uzaktan baktığımda sessizce
denizi seyrettiğini düşündüğüm adamın tam olarak bunu yapmadığını anlamam
birkaç dakika sürdü. Meraklı bakışlarla üzerine doğru yürüyordum. Yaklaştıkça
adamın çeşitli jest ve mimiklerle denizin üzerinde uçuşan martılara bir şeyler
anlatmaya çalıştığını anladım. Muhtemelen bir deliydi. Olabilir, martılara bir
şeyler anlatmak konusunda delilerin de en az deli olmayanlar kadar hakları
vardı. Hem ne malumdu gerçekten müthiş bir hikâye anlatmadığı?
Merakımı gidermenin tek yolu onu
rahatça duyabileceğim kadar yanına yaklaşmaktı ve bütün koşullar bu durum için
elverişliydi. Bir kere kamuflajım harikuladeydi. Üzerimde sol göğüs hizasına sektöre
yeni girmiş bir çikolata firmasının amblemi dikilmiş siyah bir mont ve belimde
üzerinde yine aynı amblemi taşıyan postacı tipi bir çanta vardı. Yani detaylı
bir plan yapmama gerek yoktu. Oraya yapmam için gönderildiğim işi yapacaktım
sadece. Adama yanaşacak, çantanın içindeki tanıtım amacıyla ücretsiz
dağıttığımız çikolatalardan birkaç tanesini verecek ve oradan ayrılacaktım. Hepsi
bu. Hem çikolata yemek konusunda delilerin de en az deli olmayanlar kadar
hakları vardı. Bu çıkarımımla biraz önce martılara bir şeyler anlatmak
konusunda düşündüğüm cümleden yaptığım çağrışımın farkına varıp gülümsedim.
Ufak adımlarla adama doğru
yürümeye devam ettim. Uzaktan ona yanaştığımın farkına varıp birkaç kez gözünün
ucuyla bana baktı. Üzerine doğru yürümemden rahatsız olmaya başladığı belliydi.
İkide bir cümleleri yarıda kesiyor, kafasını hafiften bana çevirip sinirli bir
bakış atıyordu. Bir an için devam etmekten çekindim. Ancak adamın martılara ne
anlattığını duymadan uzaklaşmamaya kararlıydım. Birkaç metre daha aynı
gerginliğin içinde arada sırada adamın sinirli bakışlarına maruz kalarak
ilerledim. Adam ani bir hareketle bana dönüp şiddetle bağırdı.
“Üzerime gelmesene lan!”
Olduğum yerde dondum kaldım.
Adamın sinirli bakışları bana kilitlenmişti. “Tamam, dayı… Sakin ol…
Gelmiyorum… Tamam, durdum bak işte burada.” diye karşılık verdim adama
kekeleyerek. Bir müddet daha bana bakmaya devam etti. Hiç hareket etmeden
öylece sakinleşmesini bekledim. Biraz sonra tekrar martılara dönüp hikâyesini
anlatmaya başladı. Yine birkaç saniyede bir gözünün ucuyla bana bakıyordu.
Dikkatlice adamı dinlemeye başladım.
Bu ne boktan bir hikâyeydi. Doğru
düzgün anlatamıyordu bile. Biraz Türkçe biraz da İngilizce konuşup duraksıyordu.
Aralardaki boşlukları da martılara özgü sesler çıkarmaya çalışarak
dolduruyordu. Hikâyenin Türkçe kısımlarından görkemli bir kralın hayatını nasıl
mahvettiğiyle ilgili bir şeyler anlattığı anlaşılıyordu, aradaki abuk sabuk
seslere anlam vermem zaten mümkün değildi, İngilizce kısımlarsa zannediyorum ki
Bob Dylan’a ait bir şarkının sözleriydi. Aslında pek deliye benzer bir görünüşü
yoktu adamın ama deliliği su götürmezdi. Hem de üç kere. Hem de üç dilde.
Türkçe, İngilizce, Martıca. Yine de deliler ve çikolatalarla ilgili aforizmamı
hatırladım. Durduk yere bana bağırmıştı ama olabilir, insanlara bağırmak
konusunda delilerin de en az deli olmayanlar kadar hakları vardı. “Boş ver
canım,” dedim kendi kendime “Büyüklük bende kalsın.” Çantanın içinden birkaç
tane çikolata çıkardıktan sonra adama seslendim.
“Dayı, çikolata yer misin?”
“Siktir git lan buradan.” diye
bağırdı bana tekrar.
“Yemezsen yeme amına koyim.”
dedim çikolataları çantaya geri sokarken. Arkamı dönüp geldiğim yöne doğru
yürümeye başladım. Tabii birkaç adımda bir arkamı dönüp acaba ona küfrettim
diye peşimden geliyor mu diye deliyi kontrol ederek.
Sinirlerim iyice gerilmişti.
Günlük kırk lira için yapılacak iş miydi bu? Lafta kolay geliyordu. “Zaten siz
nasıl olduğunu bile anlamadan dağıtımı bitirip geri geleceksiniz.” diyen
müdürün suratı canlandı kafamda. Beni bu Allah’ın unuttuğu yere gönderdiği için
de saygıyla andım kendisini. Vallahi salaktı bu müdür. Taksim’e göndermiyordu
kimseyi. Oysa orada iki dakikaya kalmaz boşalırdı bütün çanta. Gerçi kimse
eline ne tutuşturulduğuna dikkat etmeden yoluna devam ederdi, o ayrı. Ama bütün
cadde yarım saate kalmaz sağa sola fırlatılmış içi boş çikolata paketleriyle
dolup taşardı. “Al sana reklamın kralı.” diye geçirdim içimden hafifçe
gülümseyerek. Sonra delinin boktan hikâyesini hatırlayıp tekrar gerildim. Üstesinden
gelebilmek için eve gider gitmez güzel bir şeyler okumaya karar verdim. Yarın
da çalışmayacaktım, hatta bundan sonra bu işi hiç yapmayacaktım. Montu ve boş
çantayı müdüre teslim edip kırk liramı aldıktan sonra ilk iş bir kitapevine
dalacaktım. Kırk liraya birkaç tane Hamsun kitabı alabilirdim. Rosa mesela, Pan ve Victoria, para
artarsa Göçebe belki. Sabırsızlanmaya
başlamıştım. Ancak bütün paramı Hamsun’a yatırırsam akşam aç kalacağım
gerçeğiyle yüzleşmem uzun sürmedi. Birinden vazgeçmem gerekiyordu. “Rosa’yı bugün almasam da olur,” dedim
kendi kendime “Ama önce şu çikolataları bitireyim.”
Biraz yürüdükten sonra yolun
karşısında bir kafe gördüm. Beklediğim fırsat bu olabilirdi. Hemen yolun
karşısına geçtim. Dışı ahşap döşeme, iki katlı bir kafeydi. İçinde bir sürü
insanın nefes alıp vermesi yüzünden camları buğu yapmıştı. Bütün masaları dolu
bir kafe hayal ettim hemen. İnsanlar sıcak içeceklerini yudumlarken
birbirleriyle sohbet ediyorlardı. Kolonlardan hafif tonlarda Fransız ezgileri
dökülüyordu içeriye. Kimse sıcak içeceklerinin yanında tatlı niyetine ikram
edilen çikolatalara hayır demezdi herhalde. Tanrım! Gözümün önünde müthiş bir
çikolata dağıtma cenneti duruyordu. Heyecanla kafenin girişine yöneldim. Kapıyı
açtığımda kendimi bir tür giriş holünde buldum. Bilirsiniz işte şu
şemsiyeliklerin ve bedava dağıtılan dergi ve gazetelerin olduğu bölüm. Kafenin
içine açılan cam kapıdan içerinin hayal ettiğim kadar dolu olmadığını gördüm.
Olsun. Hiç yoktan iyidir. Tam kapıyı içeri doğru iterken karşıma bir garson
dikildi.
“Seyyar satıcıları almıyoruz
birader.” dedi. Küçümseyen bakışları montumun sol göğüs hizasındaki ambleme
dikilmişti.
“Yanlış anladın abi,” dedim.
“Satıcı değilim ben. Tanıtım amaçlı çikolata dağıtıyorum. İki dakika hemen
dağıtıp çıksam olmaz mı?”
“Olmaz diyorsam olmaz.” deyip cam
kapıyı üzerime kapattı.
Giriş holünde birbirine benzeyen
şemsiyeler ve ücretsiz dergi ve gazetelerle baş başa kalmıştım. “Rosa olmaz,” diye düşünmeye başladım
“Şimdilik Victoria’dan vazgeçeyim.”
Aynı garson aniden cam kapının önünde tekrar belirdi.
“Ne bekliyorsun hala burada?”
“Allah Allah. Duruyorum işte ya.
Kimseye bir şey sattığım da yok.” dedim.
“Çık kapının önünde dur lan.”
dedi sesini hafifçe yükselterek.
Victoria da olmazdı. Aslında düşünmek boşunaydı. Göçebe’yi bulmak daha zordu. Baskısı
felan yoktu uzun zamandır. Göçebe’den
vazgeçtim gitti.
“Kime diyorum ben?” diye araya
girdi garson. “Sayıyla mı veriyorlar lan sizi bana? Bela mısın kardeşim?”
“Yok, abi. Çikolata dağıtıcısıyım
ben.” deyip yutkundum. “Hem bedava çikolata dağıtan bir adam ne kadar bela
olabilir ki?” diye ekledim.
Garson histerik bir gülme krizine
girdi. Biraz sonra başka bir garson çıkageldi. “N’oluyor?” diye atıldı merakla.
Başıma bir şey gelmeden uzaklaşmak en iyisiydi. Yeni gelen garsonu kahkahalar
içindeki diğeriyle bırakarak dış kapıyı açtım. Hızlı adımlarla kafeden
uzaklaşmaya başladım. Tabii birkaç adımda bir acaba peşimden geliyorlar mı diye
dönüp garsonları kontrol ederek.
O hızlı adımlarla ne kadar
yürüdüğümü tam olarak hatırlamıyorum ama dinlenmek zorunda olduğumu hissedince
karşıma çıkan ilk banka oturdum. Sanırım büyük bir parkın içindeydim.
Karşımdaki ufak tepeye doğru uzayan yürüme yoluna baktım bir süre. Sonra da
geldiğim tarafa. Garsonlardan korkup sahilden iyice uzaklaşmıştım. “Neyse,
biraz dinlenip geri dönerim.” diye düşündüm. Bir anda tepeden aşağı inen yürüme
yolunda bir kadın ve elinden tuttuğu ufak kızını gördüm. Daha sonra tepeden
yükselen çocuk seslerini fark ettim. Muhtemelen yukarda bir çocuk parkı vardı.
Kafamda bir ışık yandı. Gülümsemeye başladım. Şansım dönüyor olabilirdi. Çocuklar
çikolataya bayılırdı.
Kadın ve elinden tuttuğu ufaklık
bana doğru yaklaşırken elimi hemen çantanın içine daldırıp birkaç tane çikolata
çıkardım. Kadına ve ufaklığa bir tebessüm atıp ayağa kalktım. Elimdeki
çikolataları göstererek onlara yaklaştım. Kadın şüpheli bakışlarla beni
süzdükten sonra bağırdı.
“Ne bakıyorsun lan?”
“Merhaba hanımefendi. Ben yeni
kurulan şirketimizin tanıtımı amacıyla ücretsiz çikolata dağıtımı yapıyorum.”
Yanındaki kızın bileğini kavrayan
elini bir anda diğer kolunun altındaki çantasının içine daldırdı ve bir tür
sprey tüp çıkarıp yüzüme doğrulttu.
“Yanlış anladınız hanımefendi.”
dedim. “Çikolata diyorum.” Kadın tek kelime etmeden ve yüzüme doğrulttuğu spreyi
de indirmeden yavaş adımlarla uzaklaştı. Yanındaki ufak kız da giderken
arkasını dönüp bana doğru tükürdü. Aramız neredeyse elli metre olmuşken bile
kadın spreyi hala bana doğrultuyordu. Kadına arkamı dönüp yürümeye başladım.
Biraz sonra hala ordalar mı diye kontrol etmek için döndüğümde kadın ve çocuk
yok olmuştu.
“Sen bilirsin. Git marketten
tonla para verip al. Şirret karı.” diye bağırdım.
Hay kafama sıçaydım. Tanımadığın
çocuğa çikolata mı uzatılırdı? Aklım nereye gitmişti? Nasıl unutmuştum hepimizin
aynı kanunlar tarafından büyütüldüğünü? Az önce bana tüküren de yüzüme sprey
doğrultan da “Tanımadığın adamlardan
çikolata ya da şeker alma” isimli kolektif bilinçaltı kanunuydu. Sadece bununla
da kalmıyordu ki. Kanunname, yaramazlık yaparsak bize iğne yapacak gestapo
kılıklı teyzelerle, çok konuşursak ağzımıza sürülecek biberlerle, elimizden
zorla alınıp dolap üstüne kaldırılan oyuncaklarla, beşkardeşlerle doluydu.
Sonuç: Hepimiz sesimizi çıkarmamayı ve tanımadığımız insanlardan korkmayı öğrenmiştik,
ha bir de diş doktorlarından.
Buraya kadardı. Doğruca sahile
geri dönecektim. İlk otobüse atlayıp işyerine gidecektim. Çantayı, montu, ıvırı
zıvırı geri verip evime gidip kafamı dinleyecektim. Bir an sonra Hamsun geldi
aklıma. Kelebek gözlüklerinin ardından “Bana
bir şans daha ver.” der gibi bakan gözleri canlandı zihnimde. Duraksadım. “Bir
de, Victoria’yı siktir et bence.”
dediğini duyunca emin oldum. Bir şans daha verecektim kerataya.
Yaklaşık yarım saat sonra, birkaç
kayboluşun ve birkaç bakkal amcaya soruşun ardından nihayet sahile vardım.
Servisin dağıtım için beni bıraktığı yere doğru yürümeye başladım. Biraz sonra
deniz kenarındaki banklardan birindeki çift yüzünden olduğum yere mıhlandım. Bu
nasıl bir duygusallıktı arkadaş? Yanlış anlaşılma olmasın, manzara özetle
şöyleydi: Gri, kasvetli bir hava, aynı grilikte bir deniz, bir bank ve hemen
dibinde bir ağaç, bankın sağ köşesine oturmuş bir adam, kafasını adamın
kucağına koyup banka uzanmış bir kadın, adamın elinde bir kitap. “Her neyse,”
dedim kendi kendime “Onlar da çikolata yiyorlardır herhalde.” Müdürün “Herkes
çikolata sever.” derkenki surat ifadesi geldi gözümün önüne. Kararlıydım.
Paramı alıp ayrılırken suratının ortasına iki tane patlatacaktım şerefsizin.
Çiftin yanına henüz varmıştım ki
adam suratıma bile bakmadan “Mendilimiz var kardeşim.” dedi.
“İyi de ben mendil satmıyorum
ki.” diye cevap verdim.
“Her neyse ilgilenmiyoruz işte.”
diye kestirip attı.
Sessizce “İlgilenmezsen ilgilenme
lan.” deyip uzaklaşmaya başladım. Tabii acaba söylediğimi duydu mu diye geriye
dönüp adamı kontrol ederek.
“İngiliz miymiş bu adam?” diye
sorduğunu duydum kadının.
“Ne İngiliz’i. Aslen Çek. Ne
anlar o herif edebiyattan.” diye cevapladı adam.
Kan beynime sıçradı. Ama yok
rezillik felan çıkarmayıp usulca yoluma devam edecektim. “Çek asıllıymış. Geri zekâlı herif. Başka iş bulamadın mı sevgilinle
yapmaya?” diye söylendim içimden. Bu iş de cidden buraya kadardı. Çantadan
bir avuç çikolata çıkarıp elimin içinde iyice sıktım. Bir an denize doğru
fırlatmak istedimse de vazgeçtim. Önüme çıkan ilk çöp kutusunun içine fırlattım
çikolataları. Bereket, her elli metrede bir çöp kutusu dikmişlerdi. Her kutuya
bir avuç çikolata bırakarak yürümeye devam ettim. Bir yandan sahilde
sevgilisine Kafka okuyan zihniyete sövüyordum. Zihnimden geçen, sahilde Kafka
okumak eylemiyle uzak doğulu bir yazarın kitabından yaptığım çağrışım beni
biraz olsun neşelendirdi. Sekizinci çöp kutusuna da bir avuç çikolatayı
bıraktıktan sonra ani bir sesle irkildim.
“Niye atıyorsun birader
çikolataları çöpe? Yazık değil mi?” Ses ilerdeki seyyar simit tezgâhının
arkasındaki adamdan geliyordu.
“Sana versem yiyecek misin?” diye
sordum.
“Yok, bende şeker var.” dedi
adam. “Ama ver sen. Çocuklara götürürüm akşam. Günahtır nimete.”
“Peki.” deyip tezgâha doğru
yürümeye başladım. Tezgâhın köşesindeki ufak poşetlerden birini alıp poşeti
avuç avuç çikolatayla doldurmaya başladım.
“Yeter, kardeşim bu kadar.” diye
araya girdi. Poşeti elimden alıp ağzını güzelce bağladı ve çekmecedeki bozuk
paraların yanına attı.
“Çay vereyim mi? İçer misin?”
diye sordu.
“Varsa fena olmaz be usta.”
dedim. Bir plastik bardak alıp ayağının dibindeki termostan çay doldurmaya
başladı.
“Kaç şeker?”
“İki.”
“İki de çok aslında.” diye devam
etti. “Ben de senin yaşındayken şekerli içerdim çayı. Sonra n’oldu? Elliyi
görmeden şeker hastası olduk.”
“Geçmiş olsun.” dedim.
“Sağ olasın evladım.” dedi.
Karton bardağı uzatırken “Öğrenci misin sen?” diye sordu. Yine çatmıştık.
Durduk yere bir de sorguya alınacaktık şimdi.
“Yok, usta. Okumuyorum ben.”
deyip bu tuzaklı sorudan kurtuldum.
“Olsun.” dedi. Tabii sorgu bu
kadarla bitmeyecekti. “Memleketin nere?” diye devam etti.
Biraz düşündükten sonra
“Azeri’yim ben.” deyip bu tuzaklı sorudan da kurtuldum.
“Hiç onlar gibi konuşmuyorsun ay
balam?” deyip kendi şakasına kahkahalarla güldü adam.
“Birkaç yıldır İstanbul’dayım.
Alıştım artık sizin konuşmanıza.” diye cevapladım. Tezgâhın köşesindeki küçük
radyo gözüme çarptı. “Çalışıyor mu usta şu?” diye müthiş bir manevrayla sorguyu
savmaya çalıştım.
“Evet. Açayım mı?” diye
cevapladı.
“Aç abi. Bütün gün böyle sessiz
sedasız geçer mi? Nasıl katlanıyorsun Allah aşkına. Benim iki dakikada içim
sıkıldı”
“Doğrusun valla.”
Adam radyoyu açıp, yuvarlak kanal
arama düğmesiyle oynamaya başladı. Ben de bu sırada çayın yanında tatlı
niyetine bir tane çikolata yemek için elimi çantanın içine soktum. Bir çikolata
alıp ambalajını açtım. Radyoda ayrılık duygusu yüklü bir türkü çalmaya başladı.
Gözlerimle karşı kıyıyı süzmeye başladım. Çayımdan bir yudum alıp çikolatayı
ağzıma attım. Bu da neydi? Rezil ötesi bir şey. Saman bile muhtemelen bundan
daha lezzetliydi. Bir an midem ayağa kalktı.
“N’oldu? Türküyü mü sevmedin?”
diye sordu tezgâhın başındaki adam.
Biraz önce
bir avuç çikolatayı içine attığım çöpün başına koştum. Ağzımdaki iğrenç şeyi
çöpe tükürdüm. Çaydan bir yudum aldım. Ağzımın içinde berbat bir tat oluşmuştu.
Tekrar tezgâha yöneldim. Bir parça simit yersem ağzımdaki tat düzelir diye
düşündüm.
“Usta, bir
parça simit versene.” dedim.
“Bir parça
olmaz birader. Verim bir tane al gitsin.” diye cevapladı.
“Niye
olmuyor bir parça? Takım mı bozulur?” dedim. Cevabı beklemeden tezgâhtan bir
simit çekip bir parçasını ağzıma attım. Ağzımdaki tat bir nebze olsun geçmişti.
Simidin geri kalanını tezgâhtaki adama uzattım.
“Ne yapayım
ben bunu?” dedi.
“Hepsini
yiyemem şimdi,” dedim. “Sen yersin.”
“Sende
kalsın,” dedi. “Martılara felan atarsın.”
“Eyvallah.”
deyip. Yürümeye başladım. Simidin geri kalanını çantaya çikolataların yanına
attım. Birkaç adım gitmiştim ki tezgâhtar arkamdan seslendi.
“Eee,
parası ne olacak bunların?”
“O kadar
çikolata verdik. Onlara say.” deyip uzaklaşmaya başladım. Tabii arkamdan
geliyor mu diye birkaç adımda bir geriye dönüp tezgâhtarı kontrol ederek.
Böyle bir
rezalet olamazdı. Bütün gün insanlara samandan bozma bir çikolata verebilmek
için dolaşıp durmuştum. Netice elde var sıfırdı. İyi ki de öyleydi. Birileri bu
çikolatayı benim yanımda açıp yeseydi ben de muhtemelen oracıkta temiz bir
dayak yerdim. Bu sefer kesinlikle geri dönüyordum. Evime gidip rahat rahat
Hamsun okuyacaktım. Önce işyerine gidip müdürden paramı alacaktım. “Amacımız
piyasanın en kaliteli çikolatasını üretmek.” diyen müdürün aptal suratı geldi
gözümün önüne. Paramı alıp, ağzının ortasına iki tane patlattıktan sonra bu
çikolataları ona zorla yedirecektim.
Otobüse
binmek için başladığım yere geri döndüğümde birkaç saat önce martılara hikâye
anlatan delinin aynı yerde olduğunu gördüm. Hikâyeyi bitirip denizde hayali
taşlar sektirme faslına geçmişti. Herife bulaşmak gibi bir niyetim yoktu. Ancak
beni görür görmez bağırmaya başladı.
“Yine mi
sen lan? Rahat bıraksana oğlum beni!”
Cevap
vermedim. “Boş ver canım.” dedim içimden “Büyüklük bende kalsın.” Şimdi olanca
hıncımı bir deliden çıkarmanın da anlamı yoktu zaten. Ama onunla hala
uzlaşabilirdim. Bana durduk yere bağırdığı için ona kızgın değildim. Ona iyi
niyetle yaklaşıp bunun için üzülmesini sağlayabilirim diye düşündüm. Hem ben de
ona küfretmiştim. İki taraf için de temiz bir anlaşma sunmak için elimi çantama
sokup çikolataların yanındaki simidi çıkardım. Simidi havaya kaldırıp beyaz
bayrak sallayan bir asker gibi yavaş adımlarla deliye doğru yürümeye başladım.
“Al dayı.”
dedim simidi göstererek. “Martılara atarsın.”
“İstemiyorum
lan simidini filan. Siktir git buradan.” diye bağırdı tekrar. Sonra yerden
hayali taşlar alıp bana fırlatmaya başladı.
“Sen
bilirsin.” deyip yolun karşısındaki otobüs durağına yürüdüm.
Sıkışık
trafikte geçen iki saatin ardından iş yerine ulaştım. Girişteki güzel kadın
bana müdürün arka bahçede çay içtiğini söyledi. Hızlı adımlarla arka bahçeye
gittim. Otobüste geçirdiğim yaklaşık iki saat içerisinde gün içinde biriken
sinirim biraz olsa da dinmişti. Ama sonra otobüs merdiveninde duran,
ağızlarından sadece cıvık bir “Aşkım” kelimesi çıkan ve öpüşüp duran ve
muhtemelen çikolatalardan da bir bok anlamayan çifti ve yanındaki gence “Yüzün
çok kötü olmuş. Çok çikolata yeme.” diyen teyzeyi hatırlayıp müdürle yapacağım
son konuşmaya hazırladım kendimi.
Arka
bahçeye adımımı attığımda müdür çayından son yudumlarını alıyordu. Beni görür
görmez dibinde içilecek en az bir yudum daha kalmış bardağı masanın üzerine
bırakıp bana döndü. Çay içmeyi bile bilmiyordu salak.
“Bitirip
geldin demek!” dedi sevinçli bir yüz ifadesiyle.
“Yok,”
dedim “Hepsini çöpe döktüm.”
“Fena
şakacı çocuksun sen ha.”
“Yoo. Şaka
filan yapmıyorum baya döktüm işte.” dedim gayet ciddi bir ifadeyle.
“Nasıl?
Delirdin mi sen?” Yüz ifadesi bir anda ciddileşmişti.
“Ben de tam
aynı soruyu sana soracaktım. Bu nasıl bir bok lan?” dedim. Belimdeki çantadan
bir tane çikolata çıkarıp yüzüne fırlattım. Havada yakaladı. En azından havada
uçuşan bir şeyleri yakalama konusunda yetenekliydi piç.
“Konuşmana
dikkat et önce.” diyerek beni uyardı.
“Sen önce
şu çikolatadan bi’ye.” diye cevapladım. Elindeki çikolatanın ambalajını açtı.
Hızlıca ağzını atıp çiğnemeye başladı. Ağzı doluyken cevapladı.
“Nö vaor ki
bu çikolotodo?”
“Bir şey
yok işte. Onu diyorum ben de.”
Yanıma
yürüdü. Elini çantama sokup bir tane daha çikolata çıkardı. Bu sefer ambalajı
açıktan sonra küçük çikolatayı ikiye bölüp bir parçasını bana uzattı.
“Al, ne
varmış sen söyle.” Çikolataları aynı anda yemeye başladık. Aman Tanrım. Bu
müthiş bir şeydi. Bitter aromalıydı hem de. En sevdiğimden. Kusursuz bir katkı
oranlamasına sahipti. Bu çikolata kesinlikle piyasada kendine bir yer
bulacaktı. Çikolatanın eşsiz lezzeti yüzümde kontrol edemediğim bir tebessüm
oluşmasına neden olmuştu. Ya da bu tebessümün nedeni kontrol edemediğim
sinirlerimdi.
“Çık
dışarı.” dedi müdür. Önemli değildi. Damağımda böyle bir lezzet oluştuğu anda
bana “Beşiktaş sekiz yedi.” deseniz bile umursamazdım.
“Çık lan
dışarı. Terbiyesiz.” diye bağırdı müdür. “Giderken montu da çıkıştaki vestiyere
as.”
Müdüre
verecek bir cevap bulamadım. Ağır hareketlerle arkamı döndüm. Bahçeden işyerine
giren kapının eşiğinin üzerindeyken Beşiktaş’tan, sekizden ve piçin
yeteneğinden yaptığım çağrışımı fark edip gülümsedim. Yetenekli bir kaleciye
ihtiyacımız vardı. Evet, evet. Bu olabilirdi. Nasılsa iş başka, arkadaşlık başkaydı.
Ani bir hareketle müdüre dönüp sordum.
“Salı 9-10
müsait misiniz?”
“Siktir git
lan buradan.”
Dediğini
yaptım. Girişteki vestiyere üzerimdeki sol göğüs hizasına sektöre yeni girmiş
bir çikolata firmasının amblemi dikilmiş montu asarken kendime kızdım.
Hayrettin’i nasıl unutmuştum. O da müthiş kaleciydi. Eve varır varmaz onu
arayacağımı beynime not ederek dışarı çıktım.
Aynı
zamanda müzik de çalabilme yeteneğine sahip telefonumdan en sevdiğim şarkıyı
açmış, kulaklıklarımı takmış, melodinin keyfine vararak evime yürüyordum. Ortasında
bir yerlerde evime çıkan sapağın olduğu ana caddenin köşesine geldiğimde
gördüğüm şey beni karşı konulmaz bir acı duygusuna sürükledi. Yanlış anlaşılma
olmasın, manzara özetle şöyleydi: Bir kitapevi ve camına asılmış bir yazı.
“Bütün kitaplarda %30 indirim.” Yazıklar olsunlar, tühler, aklıma sıçayımlar iç
içe geçmişti. Kırk liramı sormayı unutmuştum ve bir de bir parçası koparılmış
simidimi çantanın içinden almayı. Simidi almam en azından bir geceyi daha açlık
sancılarıyla geçirmemiş olmam demekti. Kırk liram olsaydı kitapevi camındaki
yazıyı görmemden sonra hiç etmese en azından beş tane Hamsun ederdi. Kelebek
gözlüklerine tükürdüğümün uğursuzunun “Hepsini siktir et.” der gibi bakan
gözleri canlandı zihnimde. Duraksadım. “Aç kal lan köpek!” dediğini duyunca
emin oldum. Bir şans daha verecektim kerataya.
M.Mert Güney
Aralık/2012
M.Mert Güney
Aralık/2012
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder