I
Kendini öldürmeye çalışmayı önemli bir şey sandığını anlatıyordu kadın. Birkaç sene öncesine kadar düzenli aralıklarla bir ya da iki kadeh viski eşliğinde yarım düzine ilaç yuttuğunu ve her denemesinden sonra kendini parlak beyaz bir hastane odasında vücuduna sokulmuş borularla uyanırken bulduğunu. Burada değilken gördüğü rüyaları anlatıyordu, rüya olduğuna şüphe duyduğu şeyleri. Bir tren istasyonu vardı mesela. Tam hatırlayamıyordu. Her neyseydi. Seni sıkıyorum galibaydı.
“İyi gidiyorsun aslında.” dedim.
“Her neyse,” dedi “bir şeyler içmek ister misin? Bir yerlerde özel günler için sakladığım bir şişe viski olmalı.”
“Olabilir.” Dedim. “Bunun özel bir gün olduğundan emin misin?”
“Yeni bir insan tanıyorum ya.” dedi gülümseyerek.
Ayağa kalkıp odanın köşesindeki mini bara yöneldi. Bir yandan ilk viski içtiği günü anlatıyordu, çok sarhoş olduğunu. Adını hatırlayamadığı gri ceketli çocuk yüzündendiydi. İlk birlikte oluşları o geceydi galibaydı. Ufak bir kahkahaydı. Barın alt kapaklarını açmak için eğildiğinde gözlerim kalçasına kaydı. Ayıptı.
“Sanırım bulamıyorum ben bu şişeyi.” dedi. Sıkılgan bir ifadeyle bir müddet duraksadıktan sonra ekledi. “Başka bir şeyler ayarlayabilirim ama.” Ağır adımlarla buzdolabına yöneldi. Kapağı açıp biraz bakındı.
“Zahmet etme birazdan gidece…” Cümlemi bitirmek üzereyken gülümseyerek ve ellerindeki bira şişelerini sallayarak yerine geri döndü.
“Bir tane içebilirim sanırım.” dedim uzattığı birayı alırken.
“Sağlığına,” dedi. Gözlerimin içine bakarak biraz bekledi. “Adını söylediğini sanmıyorum.”
“Yansı.”
“Güzel bir isim.” Biraların birbirine çarptığında çıkardığı ince ses odaya doldu. Koltuğuna iyice gömülüp pencerenin kenarındaki gramofona bakmaya başladı. Dönüp meraklı bir bakış attım. Oldukça şık bir şeydi. Oldukça da pahalı olmalıydı. Üzerinde durduğu sehpanın yanına bir sürü plak saçılmıştı. Ayağa kalkıp gramofona yöneldi. Plaklardan birini taktı. Orta hareketli sayılabilecek bir şarkı çalmaya başladığında hafif hareketlerle dans etmeye başladı.
“Biliyor musun? Bu adam da intihar etmiş.” dedi. Adamın hayat hikâyesinden kesitler anlatmaya başladı. Ölmüştü. Amsterdam’dı. Yine de kesin olarak intihar etmiş olduğu söylenemeyebilirdi.
“Pek intihar edecek bir adam gibi söylemiyor bence.” dedim. Mini barda viski şişesini ararken attığına oldukça benzeyen bir kahkaha attı. Ağır hareketlerle dans ederek koltuğuna geri dönerken gözlerim belinin kıvrımının bittiği yere ve göğüslerine kaydı. Daha ayıptı.
“Bu tarzı daha sıklıkla dinlemeye o günlerden sonra başladım.”
“Hangi günler?” dedim. Adını hatırlayamadığı gri ceketli çocuğu kıskandığımı hissetim bir an.
“Bilirsin işte,” dedi. “Hastane günlerinden sonra.” Duraksadı. “O uygulamalardan en iyi verimi loş bir gece lambası ışığında, yalnız başına ve arka fonda daha karanlık şarkılar çalarken yaptığında alıyordun.”
Şarkıyı söyleyen adam bir anda şarkının tonunu ve ritmini daha da yükseltti. Kadın hızlı bir hareketle doğrularak kafasını ritme uydurmaya başladı. Biraz sonra durdu. Böyle garip bir harekete hiç gerek yoktu değil mi ?ydi. Seni korkutuyorum galibaydı.
“İyi dans ediyorsun aslında.” dedim. Orta hareketli sayılabilecek şarkı çalmaya başladığında hafif hareketlerle dans ederken attığına benzeyen bir kahkaha attı. Gözlerim boynundaki pürüzsüz kuytuya, tanrı işi bir tenkalem çalışması çenesine ve gözlerine kaydı. Ayıp olmayabilirdi. Yüzüne düşen bir tutam saçı eliyle kulaklarının arkasına atmadan önce bir süre inceledi.
“Sence bu renk bana yakışmış mı?” dedi.
“Oldukça.” dedim elimdeki bira şişesinin kapanış yudumlarını alırken.
“Biliyor musun? Nerdeyse her renge boyadım yıllarca.” Basit bir gülümsemeyle karşılık verdim. “Bir yerde renkler üzerine bir şeyler okuduktan sonra insanları benden uzaklaştıracak bütün renkleri denedim. Bir ara beyaz bile yaptım.” Elimdeki boş bira şişesini koltuğun ayağının yanına bıraktım. Üzülmüş bir ses tonuyla “Hepsi o zamanlardı tabi.” diye devam etti.
“Kasabanın En Güzel Kızı’nı okudun mu?” dedim ayağa kalkarken.
“Sanırım hayır.” dedi. Saçlarıyla oynamaya başlamıştı. Mini barın üzerinde duran cep telefonumu şarj aletinden ayırıp cebime attım.
“Teşekkür ederim.” dedim telefonu göstererek.
“Viski şişesini nereye koyduğumu hatırladım.” dedi heyecanla.
“Kusura bakma artık gitmem gerekiyor.” Cebimden çıkardığım kâğıt parçasına bakıyordum. Uzun boyunlu adam birkaç gün önce vermişti. Üzerinde peron ve saat numarası yazıyordu. Birkaç saat sonraydı hepsi. Bir otobüs bileti bile alamamıştım ya da almamıştım. Tam hatırlamıyorum. Her neyse. Dairenin kapısını araladım.
“Evet, şimdi hatırlıyorum.” dedi kadın üzgün bir ses tonuyla. “Kesinlikle bir tren istasyonu vardı.” Sol kaşının üzerinde kalan uzun, sarı, ipeksi saç telinin farkına varıp dudaklarıyla alnına doğru üfledi.
“Neden vazgeçtin?” dedim.
Yaşamaktan bir beklentisi olmadığı için yapıyorduydu. Bütün bu süreç bir şeyi anlamasına yardımcı olmuştuydu. Ölmekten de bir beklentisi yoktu artıkdı. Hayat ve ölüm arasında hiçbir mesafe yoktu. Gözlerini gözlerime dikti. Bakışlarıyla öldürme yetisi olsaydı, öyle bir öldürme ki hiç acı çektirmeden, nefessiz bırakmadan, yaşlandırmadan ya da yılları saydırmadan; bu anı seçmeliydi.
“Yansı,” dedi. “Sen benim adımı öğrenmeyecek misin?”
Kapıyı çekip çıkarken “Medusa” diye fısıldadım. Kapalı kapının ardında mini barın alt kapaklarında viski şişesini ararken ve orta hareketli şarkı çalmaya başladığında hafif hareketlerle dans ederkenki gibi ağlamaya başladığını duyum.
II
“Üzgünüm,” diyordu uzun boyunlu adamın telefondaki mekanik sesi. “Hayat ve Ölüm Arasında’dan beri hiçbir şey katamadın bize. Belki de aceleci davrandık senin hakkında… Yarın ofise gelip çıkış işlemlerini yapabilirsin...”
III
Cebime hızlı hareketlerle sokuşturduğum bileti tekrar incelemeye başladım. Sokağın başına gelene kadar bilete anlamsız bakışlar atıyordum. Sokak köşesindeki döner ustası dükkânın dışında sigara içerken ayağının dibindeki kediye sert tekmeler savurmaya çalışıyordu. Durup bir süre seyrettim. Dükkânın içindeki televizyonda gereğinden fazla güzel bir sunucu dünyanın sonunun gelmesiyle ilgili haberleri eğlenerek okuyordu. Her şeye boyun eğebilirim. Her şeyin bitmesi işime gelir. Bir gezegen ya da haddini fazlaca aşmış bir kaya parçası çarpıp ortadan ikiye bölebilir dünyayı. Kabulümdür. Bu cümleleri kendini öldürmeyi bir zamanlar önemli bir şey zanneden kadın da okuyor olabilirdi beynimin içinde. Tam hatırlamıyordum. Her neyse.
“Selamın Aleyküm ağbi.” Dedi dönerci ustası.
“Aleyküm Selam.” Birkaç adım uzaklaştıktan sonra dönüp devam ettim. “Vurmasana usta kediye, yazık değil mi?”
“Çok fena dadanıyorlar ağbi sonra.”
“Eyvallah.”
İki otobüslük ve biraz da tabanvaylık mesafeyi geçtikten sonra sarı ve beyaz boyaları akan tren istasyonunu gördüm. Yaklaşık iki yüz metrelik düz bir yolun sonundaydı. Yol üstünde sağa sola düşüncesizce fırlatılmış giysiler dikkat çekiyordu. İğrenç bir insan atığı kokusu geliyordu burnuma. Bastığım yere dikkat ederek istasyona doğru yürümeye başladım. Yolun yarısını en az hasarla atlattığımda yol kenarında bir ihtiyarın seslenmesini duydum. Elinde tuttuğu bir çift temiz siyah ayakkabıyı sallayarak bana doğru bağırıyordu.
“Genç adam. Bu ayakkabıları üzerindeki ceketle değiştirmeye ne dersin?”
Cevap vermedim. Dikkatli adımlarla gayet pahalı markaların ürettiği pantolonlar, gömlekler, etekler, ceketler yığınına basmamaya çalışarak yürümeye devam ettim. Bir süre sonra geriden gelen su sesi beni durdurdu. Arkama döndüm. Az önce ceketimi elindeki ayakkabılarla değiştirmek isteyen ihtiyar elindeki ayakkabılara işemekle meşguldü. Elimi cebime götürdüm. Bilet hala yerindeydi. İhtiyarı dikkate almadan istasyona doğru yürümeye başladım.
Birkaç dakika sonra istasyonun giriş kapısına varmıştım. Ahşap kapıyı iteleyip büyük bekleme salonuna girmek üzereyken salonun ortasında çekilmiş kara tahtayı ve başında onu silmekle meşgul memuru gördüm. İçeri adımımı atarken son kelimeyi siliyordu. Yans…
Kendimden emin adımlarla memura yürüdüm.
“Pardon,” Cebimdeki bileti çıkarıp memurun yüzüne uzattım. “Benim biletim var!” diye haykırdım. Biletimi biraz inceledikten sonra kara tahtada kalan son harfleri sildi. S “Pardon beyefendi” N “Ama” A “sizin treniniz” Y “az önce gitti.” Duvardaki büyük saate ve elimdeki bilete baktım. Trenin kalkmasına yaklaşık yirmi dakika vardı. Bileti memurun suratına daha da yaklaştırarak sordum. “Nasıl olur? Bir yanlışlık olmalı.”
“Kusura bakmayın beyefendi. İsterseniz dışarıda bir sonraki treni bekleyebilirsiniz.” Kara tahtayı silerken oluşan toz bulutu bütün bekleme salonunu doldurmuştu.
“Öyle olsun.” deyip sinirli hareketlerle perona yürüdüm. Bilette yazanla aynı numaralandırılmış peronda beklemeye başladım. Biraz sonra birkaç oturak yanda bekleyen yaşlı adamı gördüm. Az önce bana elindeki ayakkabıları ceketimle değiştirmeyi teklif eden ihtiyarın ta kendisiydi. Epey yaşlı görünüyordu. 70 mesela iyi bir yaştır diyordum içimden ya da bu cümleleri kendini öldürmeyi bir zamanlar önemli bir şey zanneden kadın da okuyor olabilirdi beynimin içinde. Yavaş adımlarla ona doğru yürürken cebinden çıkardığı tütün tabakasından bir dal sigara sarmaya başladı. Yanına vardığımda sigarayı ağzına tutturmuştu. Cebinden çıkardığı Amerikan yapımı çakmakla sigarasını aleve verirken alaycı bir kahkahaya karışan cümleleri şöyleydi.
“Genç adam. Ateşin var mı?”
“İhtiyar,” dedim gözlerimle dudağındaki sigarayı işaret ederek. “Bu yaşta hala içiyorsun sıkıntı olmuyor mu?”
“Sen beni boş ver.” dedi ihtiyar. Ayağa kalkıp yanıma geldi. Beraber bekleştiğimiz peronun içeriye, bekleme salonuna, bakan penceresinden kara tahta başındaki memuru işaret etti eliyle. Pencereden içeri baktım. Memur keyif dolu hareketlerle kara tahtaya bir kaç tane üçgeni iç içe çiziyordu.
“Az sonra yanına büyük bir soru işareti atacak.” dedi ihtiyar. Çizimi bitiren memura baktım. İç içe çizdiği üçgenlerin yanına kocaman bir soru işareti koydu. “Yedi tane çiziyor.” diye devam etti ihtiyar. “Ama soru işaretini silip yedi yazan herkesi tersleyip dışarı atıyor.” Gülmeye çalışması içli bir öksürükle son buldu.
“Yani?” dedim.
“Bana sorarsan iç açılar toplamını soruyor.”
“Harbi ya. Yedi tane olunca ne olacak o?”
“Bilmem.” deyip az önce geldiği oturağa doğru yürümeye başladı.
“Eyvallah.”
Perondan bekleme salonu girişine açılan kapıyı aralayıp içeri adım attım. Kara tahta başındaki memur neşeli bir şarkıyı ıslığıyla çalıyordu. Kafamı hafifçe eğerek memura selam verip az önce istasyona giriş yaptığım ahşap kapıyı tam tersi yönünde açtım. Büyük bir gacırtı çıktı kapıdan. Kapalı kapının ardından memurun ya da ihtiyarın salonu inleten kahkahası duyuldu. Tam hatırlayamıyorum. Her neyse.
IV
İki otobüslük mesafeyi geçtikten sonra bir tabanvaylık mesafeyi yürümeye devam ediyordum. Tam olarak geldiğim yere dönüyordum. Biraz sabrettikten sonra Kediyi Dövmeye Çalışan Dönerci Sokağına varacaktım. Birkaç adım önümde sarhoşun ya da delinin teki yürüyordu. Adını sayamayacağım kadar pislik ve kirle kaplanmış gömlek ve pantolonun dışında dikkati çeken tek şey sırtına vurduğu poşetler dolusu ağırlıktı. İçinde her şey olabilirdi. Kelle paça denilen çorba bazen oldukça kötüye yorulabilirdi.
Bu sarhoş ya da deli yürüdüğüm istikamette yürümeye ısrarlıydı. Zararsız olduğunu biraz sonra anlamıştım. Ancak hemen arkamızdan gelen bir karaltı beni huzursuzlaştırmaya yetmişti. Önümdekinin delinin teki olmasını anlayabilirim ama arkamızdaki karaltı… Bazı insanlar hiç delirmez. İlk sapaktan sağa sapıp kendimi karanlığa kavuşturduğumda durup önümdeki deli ya da sarhoşu ve bizi izleyen karaltıyı izledim. Karaltı hala biraz önce önüm sıra giden adamı takip ediyordu. Kendimi tamamen güvende hissettiğim o anda cebimdeki telefonun gürültülü çalışıyla irkildim. Uzun boyunlu adam arıyordu.
“Efendim.” diye cevapladım telefonu bütün heyecanımı yatıştırmış bir ses tonuyla. Karşıdan hiçbir cevap gelmedi. Sonra aklımda bütün gücümle, patlayan bir geceyi anlatmak istedim telefona. “Efendim. Bir şeyler düşündüm bu gece. Hayat ve Tren İstasyonları Arasında diye bir şey yazabilirim sanırım.”
“Emin misin?” dedi uzun boyunlu adamın telefondaki mekanik sesi.
“Oldukça.” diye cevapladım.
V
Uzun uzun kapıya vuracağımı sanıyordum. Öyle olmadı. Birkaç saniye sonra kapı açıldı. Medusa gülen gözleriyle boynuma atıldı.
“Lütfen,” dedim Medusa’yı elimle iterek. “Gerçek bir içkiye ihtiyacım var.”
“Tabii.” Mini bara yöneldi. Mini barın altındaki kapaklardan birini açtı. “Başından beri hepsi buradaymış.” dedi viski şişesinin de içinde olduğu poşeti kaldırırken.
“Peki,” dedim birkaç saat önce oturduğum kanepeye tekrar oturmak üzereyken. Ani bir hareketle doğruldum köşedeki gramofona yöneldim. Sehpanın dibine saçılmış plakları karıştırmaya başladım. “Tom Waits” diye bağırdım elimdeki plaklardan birini bardaklara viski doldurmaya uğraşan Medusa’ya uzatarak.
“Müthiş seçim.” diye yanıtladı elinde bardaklarla birkaç saat önce oturduğu kanepeye doğru yürürken.
“Daha karanlık mı?” diye sordum. Evet demedi ya da dedi. Tam hatırlamıyorum.
Mini bara yönelip az önce servis ettiği viskinin de içinden çıktığı poşeti kaldırıp tezgahın üzerine döktüm. Bir sürü reçeteli ilaç kutusu neredeyse hiç bozulmamış halleriyle tezgaha döküldü. Cebimdeki telefonun ani titremesini duydum. Mesajı okumak için ekranı sürükledim. "İyi misin lan? Ne iç açısı?" içerikli bir kısa mesaj gelmişti. Medusa koltuktan kalkıp yanıma geldi. Gözlerim bir yerlerine kaydı. Ayıp mıydı? Her neyse.
M.Mert Güney
Aralık/2012
Mini bara yönelip az önce servis ettiği viskinin de içinden çıktığı poşeti kaldırıp tezgahın üzerine döktüm. Bir sürü reçeteli ilaç kutusu neredeyse hiç bozulmamış halleriyle tezgaha döküldü. Cebimdeki telefonun ani titremesini duydum. Mesajı okumak için ekranı sürükledim. "İyi misin lan? Ne iç açısı?" içerikli bir kısa mesaj gelmişti. Medusa koltuktan kalkıp yanıma geldi. Gözlerim bir yerlerine kaydı. Ayıp mıydı? Her neyse.
M.Mert Güney
Aralık/2012
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder