Çalıştığı yerin iki sokak uzağında bekliyordum. Ucuz bir bar bulmuştum. Boyası dökülüyordu mekanın. İçerisi etrafa anlamsız bakışlar atan ve durmaksızın içen ihtiyarlarla doluydu. “Siz gençler, pek düşünmüyorsunuz,” demişti bir ihtiyar bir kaç gün önce tam da burda, aynı mekanda. “Bir zaman sonra içebilmekten başka bir şey yapamaz hale geliyor insan.” diye devam etmişti kasıklarına bakıp kahkahalar atarak. “Ama artık her şeye bir çözüm buluyorlar.” Mavi haplar. “Ne dersin? Belki senin zamanında ölümsüzlüğü de bulurlar.” Birbirine vuran bardaklar. Kahkahalar. “Bana sorarsan çoktan buldular.” Mavi haplar.
“Yine onu mu bekliyorsun?” dedi bardaki sarışın kadın.
“Evet, her zamanki gibi.”
Sert bir içki ikram etti bana. Buraya ilk geldiğim akşam, ona sarkıntılık eden adamı kibarca uzaklaştırmasına yardım ettikten sonra yapmaya başlamıştı bunu. Tek başıma içeri girmiş, barın önündeki yüksek taburelerden birine oturmuştum. Birkaç bira içtikten sonra tuvalete gitmek için ayrılmıştım yerimden. Döndüğümde yarı sarhoş bir adamın tabureme oturup bardaki kadına bağırarak bir şeyler anlatmaya çalıştığını görmüştüm. Ağır adımlarla bara doğru yürürken “Sonunda geldin.” demişti kadın. Ona gülümseyip adama dönmüştüm: “Beyefendi. Sanırım yerimde oturuyorsunuz.” Şaşkın bakışlarla beni süzmüştü adam. “Ne yani? İyi adam bu mu?” diye sormuştu kadına. Elimi uzatmıştım adama: “Sizinle tanışmak bir şeref. Ben iyi adam. Ya siz?” Sinirli bir hareketle kalkıp gitmişti adam. Yerime oturduğumda sert bir içki gelmişti önüme ve teşekkürler.
“Birazdan buradan geçer.” dedim kadına. Plastik bir bardağa bira dolduruyorken bir an karşı duvardaki saate baktı. “Ben de öyle düşünüyorum.” dedi.
Her gün bu saatlerde barın önünden geçiyordu hızlı adımlarla. Birkaç sokak ilerideki evine gidiyordu. İçeride, masal kahramanlarından birinin kılığına girip tekrar çıkıyordu evinden. Yoldan geçen ilk taksiyi durdurup gidiyordu. İlk zamanlarda evinin etrafında dönmesini bekleyerek dolaşıyordum. Geri geldiğinde önüne çıkıp ne kadar büyüleyici bir güzelliği olduğu ile ilgili bir şeyler söylemek istiyordum. Ancak bir iki saat sonra geri dönmeyince sıkılıp vazgeçiyordum beklemekten. Eve dönmeden önce bir şeyler içmek için civardaki barlardan birinde vakit geçiriyordum. Burayı da öyle bir bekleyişin sonunda keşfetmiştim. Onu tamamen unuttuğum bir gün iş çıkışında eve giderken buranın önünden geçtiğini gördüğümden beri en sık uğradığım yer olmuştu burası. Özellikle bu saatlerde.
“Bizim ihtiyar yok bugün.” dedim bardaki kadına.“Evet,” dedi. “Normalde bu saatlerde burda olurdu.”“Belki de bir kalp krizi geçirmiştir ha?”“Olabilir,” dedi gülerek. “İhtiyar sapık.”
Boş kadehi bardaki kadına geri uzattım. “Bir tane daha ister misin?” diye sordu. “Olur,” dedim. “Ama önceden ödeyeyim. Bitirmeden gitmek zorunda kalabilirim.” diye ekledim barın sokağa bakan camını göstererek. “Tamamdır.” dedi gülümseyerek. Cebimden çıkardığım iki parça kağıt parayı barın üstüne bıraktım ve bardaki kadın elindeki dolu kadehi paraların yanına koydu. Paraları alıp barın altındaki çekmeceye attı. Kadehten bir yudum çekip duvardaki saate baktım. Ardından sokağa bakan cama diktim gözlerimi. Hızlı bir yudum daha çektim kadehten. “Yavaş ol dostum,” dedi bardaki kadın. “Düzgün cümleler kurabiliyor olman lazım.” Haklıydı. Ağır bir yudum daha aldım kadehten ve duvardaki saate tekrar baktım. Bu sıralar burdan geçiyor olmalıydı. Yoksa bardaki kadınla sohbet etmeye dalıp onu kaçırmış mıydım? Tedirgin olmaya başlamıştım. Kadehimden hızlı bir yudum daha alıp ayağa kalktım.
“Ben gidiyorum.” dedim.“Geçti mi?” diye sordu bardaki kadın.“Hayır.” dedim. “Bir terslik var bu işte.”“Nereye gidiyorsun?” dedi. “Daha yarısı duruyor kadehinin. Hem bugün geç çıkıyor olabilir.”“Olabilir ama öyle olsa bilirdim.” dedim ve ekledim: “Görüşürüz.”
Hızlı adımlarla bardan çıktım. Soğuk bir rüzgar esiyordu. Ceketimin yakasını kaldırıp sokaktan aşağı yürümeye başladım, çalıştığı yere doğru.
Onu ilk gördüğümde bir otobüste oturuyordum. Camdan dışarıyı izliyordum, güneşin doğuşuyla birlikte telaşlı adımlarla bir yerlere yetişmeye çalışan insanları. Çoğu kahvaltısını yürüyerek bitiriyordu. Ellerinde kahveleriyle ve böreklerle yürümeye çalışan insanlar. Bir dört yol ağzındaki ışıklarda durmuştu otobüs. Onu işte o an görmüştüm. Köşeden dönerken büyük kahve bardağı elinden kayıp yere düşmüştü. Oldukça üzgün bir ifade takınmıştı yüzüne, sinirlenmekle karışık. Bardağı almaya eğilip vazgeçmişti. Sonra hızlı hareketlerle ayakkabılarının bağcığını çözüp tekrar bağlamıştı. Kafasını kaldırdığında bir anlığına göz göze gelmiştik. Sonra hızlı adımlarla karşıdan karşıya geçmeye başlamıştı. Üzerinde sarı bir t-shirt vardı, sol göğüs hizasında karşı kaldırımdaki bir işyerinin adı yazılıydı.
Çalıştığı yere girdiğimde önce ne yapacağımı bilemedim. Usulca raflardaki ürünlere bakmaya başladım. Biraz sonra bir kadın gülümseyerek üzerime doğru yürüyordu: “Nasıl yardımcı olabilirim?”
“Ben,” dedim. Biraz duraksadım. “Aslında bir çalışanınıza bakmaya gelmiştim.”
“Öyle mi?” dedi kadın. “Kim?”
“Esmer... Benden biraz kısa,” dedim. Elimle boyunu tarif ediyordum. “Dudağının hemen yanında bir beni var.” Kadın gülmeye başlamıştı. Bundan cesaretle ekledim: “Ve çok güzel.”
“A. mı?” diye sordu.
“Bilmiyorum,” dedim. “Ama o isim de oldukça yakışıyor ona.”
“Sanırım
siz A.’dan bahsediyorsunuz.” dedi ve sustu.
“Evet,” dedim. “A. Niçin bugün geçmedi o barın önünden?”
“Hangi bar?”
“Boş verin barı.”dedim. “Nerede?”
“Dün ayrıldı.”
“Ne?” dedim. “Ne... Nasıl?”
“İki işte çalıştığını ve bunu artık yapamayacağını söyledi.” dedi üzerindeki sarı elbiseyi göstererek.
Artık burada değildi. Bu birçok şeyi açıklıyordu. Ama şimdi ne zaman o barın önünden geçeceğini bilmiyordum. Ne zaman evinde olacaktı? Ne zaman bir masal kahramanının kılığına girecekti? “Teşekkür ederim.” deyip hızla çıktım oradan.
“Evet,” dedim. “A. Niçin bugün geçmedi o barın önünden?”
“Hangi bar?”
“Boş verin barı.”dedim. “Nerede?”
“Dün ayrıldı.”
“Ne?” dedim. “Ne... Nasıl?”
“İki işte çalıştığını ve bunu artık yapamayacağını söyledi.” dedi üzerindeki sarı elbiseyi göstererek.
Artık burada değildi. Bu birçok şeyi açıklıyordu. Ama şimdi ne zaman o barın önünden geçeceğini bilmiyordum. Ne zaman evinde olacaktı? Ne zaman bir masal kahramanının kılığına girecekti? “Teşekkür ederim.” deyip hızla çıktım oradan.
Hızlı adımlarla geldiğim yolu geri yürümeye
başladım. Evinin olduğu sokağa gidecektim. Birkaç dakika sonra biraz önce
beklediğim barın önünden geçiyordum. Camdan içeri bir bakış attım. Bardaki
kadın yine plastik bardaklara bira doldurmakla meşguldü ve görebildiğim
kadarıyla bizim ihtiyar hala gelmemişti.
Biraz daha yürüdükten sonra evinin olduğu sokağa geldim. Dairesinin ışıkları hala yanmıyordu. İşte değildi bugün ve evde de değildi henüz. Beklemekten başka bir yol bulamadım. Birkaç metre ilerideki seyyar tezgaha yürüdüm. Bir sosisli ve meyve suyu sipariş ettim. Sonra kaldırımın kenarına oturup beklemeye başladım. Adam biraz sonra istediklerimin hazır olduğunu söyledi. Kalkıp sosisli ve meyve suyunu aldım. Tezgahtarın parasını ödedim ve dönüp tekrar kaldırımın kenarına oturdum. Bu bekleyiş bitmeyebilirdi. Yalnızca bir masal kahramanına dönüşüp evden çıktığı günlerde bile onu birkaç saat bekleyebiliyordum ancak. Şimdiyse, çok büyük bir ihtimalle güneşin doğuşuyla birlikte evden bir masal kahramanı olarak çıkmıştı. Dönmesi birkaç gün sürebilirdi. En azından benim açımdan.
Yolun karşısına vardığımda polis arabaları
köşeyi dönmüştü. Pembe ayakkabıları ceketimin ceplerine gizleyerek yürümeye
başladım. Geri dönüyordum, bara doğru. Biraz sonra hafif bir yağmur yağmaya
başladı. Birkaç adım sonra yanımda bir kamyonet durdu.
“Nereye?” diye sordu ihtiyar sapık. “Yabancı dost.”
“Her zamanki yere.”
“Atla o zaman.” dedi. “Köpek gibi ıslanacaksın.”
“Peki.” dedim. Kamyonetin kapısını açıp içeri girdim. Gürültülü bir country müzik çalıyordu içerde. Elimdeki ayakkabıları ayaklarımın dibine bıraktım.
“Güzel ayakkabılarmış,” dedi ihtiyar. “Sevgiline mi aldın?”
“Hayır.”
“Siz gençler, gerçekten pek düşünmüyorsunuz.” dedi.
“Neden?”
“Kim giyer bu ayakkabıları şimdi?”
“Neden öyle dedin?”
“Daha faydalı şeylere harcamanız lazım paranızı.”
“Ne gibi?”
“Şunları aç.” dedi arka koltuktaki örtüyü işaret ederek. Arka koltuktaki örtüyü açtım. Birkaç ölü ördek ve parlak bir tüfek yatıyordu orada. “Bunlar gibi.” diye ekledi.
“Afiyet olsun.” dedim.“Sağ olasın.” dedi.
Biraz sonra bardaydık. “Hiç gelmeyeceksin sandık.” dedi bardaki kadın ihtiyara.“Mümkünü yok güzelim,” dedi ihtiyar. Mavi haplar. “Her zamankinden.” dedi bardaki kadın, barın önündeki yüksek taburelere doğru yürürken.
Biraz daha yürüdükten sonra evinin olduğu sokağa geldim. Dairesinin ışıkları hala yanmıyordu. İşte değildi bugün ve evde de değildi henüz. Beklemekten başka bir yol bulamadım. Birkaç metre ilerideki seyyar tezgaha yürüdüm. Bir sosisli ve meyve suyu sipariş ettim. Sonra kaldırımın kenarına oturup beklemeye başladım. Adam biraz sonra istediklerimin hazır olduğunu söyledi. Kalkıp sosisli ve meyve suyunu aldım. Tezgahtarın parasını ödedim ve dönüp tekrar kaldırımın kenarına oturdum. Bu bekleyiş bitmeyebilirdi. Yalnızca bir masal kahramanına dönüşüp evden çıktığı günlerde bile onu birkaç saat bekleyebiliyordum ancak. Şimdiyse, çok büyük bir ihtimalle güneşin doğuşuyla birlikte evden bir masal kahramanı olarak çıkmıştı. Dönmesi birkaç gün sürebilirdi. En azından benim açımdan.
“Dostum,” dedi tezgahtar. “İyi misin?”
“Sana ne?” diye bağırdım tezgahtara.
“Haklısın.” dedi ve gülmeye başladı. “Peki jazz sever misin?” diye sordu.
“Her türlü müziği severim.” dedim. Allah aşkına! Ben de bir müzisyendim. Bu nasıl bir soruydu? Reklamımı iyi yapmıyordum sadece. “Hepsi bunun yüzünden.” dedim kendi kendime. Biraz sonra tezgahtaki radyodan buğulu bir kadın sesi geliyordu. Jazz. Tezgahtar elindeki meyve suyunu bana uzatıp gülümsedi. Kendi meyve suyumu ona doğru uzatıp “Şerefe!” diye bağırdım.
“Sana ne?” diye bağırdım tezgahtara.
“Haklısın.” dedi ve gülmeye başladı. “Peki jazz sever misin?” diye sordu.
“Her türlü müziği severim.” dedim. Allah aşkına! Ben de bir müzisyendim. Bu nasıl bir soruydu? Reklamımı iyi yapmıyordum sadece. “Hepsi bunun yüzünden.” dedim kendi kendime. Biraz sonra tezgahtaki radyodan buğulu bir kadın sesi geliyordu. Jazz. Tezgahtar elindeki meyve suyunu bana uzatıp gülümsedi. Kendi meyve suyumu ona doğru uzatıp “Şerefe!” diye bağırdım.
İyi iş yapıyordu tezgahtar. Yaklaşık bir saatte
yaklaşık yirmi müşteri. Bir tek
ben ucuz kurtarmıştım paçayı. Bir sosisli ve içecekle bir saattir tezgahının
dibinde oturuyordum. Geleceği yoktu A.’nın. Beklemenin de anlamı yoktu artık.
İyice sıkılmıştım. Geri dönecektim. Bara. Mutlaka sert bir içki ikram edecekti
bardaki sarışın kadın bana. Üstüne biraz da ben ekleyecektim, sonra evime
gidecektim. Hepsi bu. Yavaşça kalktım kaldırımdan. Tezgahtara doğru yürüdüm.
“Teşekkür ederim.” dedim. “Bir sosisli daha versene.” Peki, dedi. Sosisliyi hazırlamaya koyuldu. Cebimden çıkardığım paraları sayıp yeteri
kadarını tezgahın kenarına bıraktım. Sosisliyi alıp yürümeye başladım.
Birkaç adım sonra arkamdan gelen acı bir fren
sesiyle irkildim. Dönüp baktım. Gri bir araba hızlı bir frenle köşeyi dönmüştü.
A.’nın apartmanına yanaştı ve durdu. Arabanın içinden bir kadının bağırışları
geliyordu. Biraz sonra apartman tarafındaki kapı açıldı ve bir kadın bağırarak
kendini dışarıya attı. Şoför, kadını sakinleştirmeye çalışan hareketler
yapıyordu.
“Seni adi orospu çocuğu!” diye bağırdı kadın.
“Siktir git buradan, bir daha da gelme.” Kadın birçok küfrü arka arkaya
sıralıyordu. Kadının bağırışları üzerine bütün apartman sakinleri camdan bakmak
için kafasını dışarı uzattı. Şoför ne yapacağını bilmez hareketlerle
tezgahtardan ve benden tarafa döndü. Eliyle özür dileyen hareketler yapıyordu.
Tezgahtar bana döndü: “Buraya polis doluşmadan ben kaçayım ahbap.” dedi. “Ne?
Senin ruhsatın yok mu?” diye sordum. “Sıkıntı
etme.” dedi. “Sağlıksız ürün satmam ben.” Tezgahı toparladı ve seyyar
tezgahıyla kaçıp gitti. Elimdeki sosisliye baktım. Yemeye cesaret edemedim ve
sosisliyi yolun kenarına fırlattım. Şoför gri arabayı birkaç deneme sonra
çalıştırabildi. Araba hareket etmeye başladığında onu gördüm. A.’ydı bu. En başından beri bağırıp duran. Külkedisi
elbisesi giyiyordu bu sefer ve tek ayakkabısı yoktu. Araba biraz ilerledi ve
durdu. Şoför yanındaki koltuğun altına eğilip bir şey aldı ve apartman tarafına
bakan camı açıp dışarı fırlattı.
“Siktir git!” diye bağırdı A. Ayakkabısının diğer
tekini de çıkardı ve hızlanmaya başlayan gri arabaya fırlattı. Ayakkabı yerde
birkaç kez sekip durdu. A. ağlamaya başladı. Yavaş adımlarla apartmanın
girişine yürüdü. Sonra girişteki basamaklara çöktü. Uzaktan polis arabalarının
siren sesleri geliyordu. Yavaşça yolun karşısına yürümeye başladım. A. ayağa
kalktı. Kısa bir an göz göze geldik. İlk göz göze geldiğimizdeki gibi. Bu sefer
gözlerinden yaşlar akıyordu. Sonra hızlıca merdivenleri çıkmaya başladı.
Apartman kapısını açtı ve içeri girdi.
Az önce şoförün gri arabadan dışarı fırlattığı
ayakkabıyı yerden aldım ilk olarak. Daha sonra A.’nın fırlattığı ayakkabıyı
aldım. Polis arabalarının sirenleri iyice yakından duyuluyordu. Ayakkabıları
elimde tutup arkama döndüm. Geldiğim gibi yavaş adımlarla yolun karşısına
geçtim. Ayakkabılar pembeydi. Esmer külkedisine pembe bir çift ayakkabı. Ayak
uydurmak zorundaydık her şeye. Anlayabiliyordum bunu.
“Nereye?” diye sordu ihtiyar sapık. “Yabancı dost.”
“Her zamanki yere.”
“Atla o zaman.” dedi. “Köpek gibi ıslanacaksın.”
“Peki.” dedim. Kamyonetin kapısını açıp içeri girdim. Gürültülü bir country müzik çalıyordu içerde. Elimdeki ayakkabıları ayaklarımın dibine bıraktım.
“Güzel ayakkabılarmış,” dedi ihtiyar. “Sevgiline mi aldın?”
“Hayır.”
“Siz gençler, gerçekten pek düşünmüyorsunuz.” dedi.
“Neden?”
“Kim giyer bu ayakkabıları şimdi?”
“Neden öyle dedin?”
“Daha faydalı şeylere harcamanız lazım paranızı.”
“Ne gibi?”
“Şunları aç.” dedi arka koltuktaki örtüyü işaret ederek. Arka koltuktaki örtüyü açtım. Birkaç ölü ördek ve parlak bir tüfek yatıyordu orada. “Bunlar gibi.” diye ekledi.
“Afiyet olsun.” dedim.“Sağ olasın.” dedi.
Biraz sonra bardaydık. “Hiç gelmeyeceksin sandık.” dedi bardaki kadın ihtiyara.“Mümkünü yok güzelim,” dedi ihtiyar. Mavi haplar. “Her zamankinden.” dedi bardaki kadın, barın önündeki yüksek taburelere doğru yürürken.
Gülerek kafasını salladı ihtiyar.
Bir tabure çekip oturdu. Yanındakini çektim ve oturdum. “Bana bir poşet verebilir
misin?” diye sordum bardaki kadına elimdeki ayakkabıları göstererek.“Çok
hoş ayakkabılarmış. Onun için mi aldın?” diye sordu.“Hayır,”
dedim. “Ondan aldım.” Güldü ihtiyar.
Birkaç kadehi beraber yuvarladık. Dünya onun
alışageldiği dünyaydı. Ama ben de anlamsız bakışlar atıp sadece içmekten
anlıyormuş gibiydim ihtiyarın yanında. Kaderdaş diyordum birbirimize. Aynı av
tüfeğine para harcamıyorduk sadece. Bütün farkımız buydu. Gözüm duvar
saatindeydi. Bir saat sonra kalkıp gidecektim. Evime doğru. Gidecektim ve
yatağıma uzanacaktım. Uyuyacaktım. Her şeyi unutacaktım. Artık sondu. A.’yı
unutacaktım. Ayakkabıları bardaki sarışın kadına hediye edecektim. Bitirecektim
her şeyi. Sabahın ilk ışıklarıyla benden çok daha bilen birinin yanında
alacaktım soluğu. Dünyaya neden geldiğimizi soracaktım. Ölümün ne olduğunu.
“Toprak nedir?” diye üzerine gidecektim. Yıllar önce ona inanmadığım halde
ondan günah çıkarmamı isteyen rahibin üzerine gidecektim. Yapacaktım bunu.
Biraz sonra barın kapısı yavaşça açıldı. İçeri
genç bir kadın girdi. A. Bardaki kadın da yanımdaki ihtiyar da ona döndü. A.
yavaşça köşedeki boş masaya yöneldi. Oturdu. Oldukça üzgün görünüyordu.
Makyajını acemice silmişti. Gömülmesi unutulan bir ölüyü andırıyordu. Önemli
değildi. Hala çok güzeldi. Esmer. Dudağının yanında bir beni vardı.
“Yürüsene,” dedi bardaki kadın. İhtiyar sesli
bir kahkaha koyverdi.
“Ama
nasıl?”
“Şunları al önce.” Pembe ayakkabıları barın üzerinden bana uzattı. “Git!” dedi. “Git!”
“Şunları al önce.” Pembe ayakkabıları barın üzerinden bana uzattı. “Git!” dedi. “Git!”
Yavaşça A.’nın masasına yürüdüm. İki elimde
birer pembe ayakkabı tutuyordum. Bana bakmadı. Kederli bakışlarını masanın
ortasına dikmişti. Birkaç adım daha yaklaştığımda kafasını kaldırıp bana baktı.
Gözleri ellerimdeki ayakkabılara takıldı. Bana bakıp gülümsedi.
“Sanırım,” dedim. “Bende, size ait bir şey
var.” Ayakkabıları ona uzattım.
“Aman
Tanrım!” dedi. “Teşekkür ederim.” Çocuklar gibi seviniyordu. “Bunları bulamasaydım...” dedi. “Çok
borca girecektim.”
“Önemli değil.” dedim. “Buldunuz işte.”
“Çok, çok teşekkür ederim.” dedi. Gülümseyerek bana baktı. “Ne içersiniz?” diye sordu. “Bilmem,” dedim. “Siz ne içersiniz?”
“Sert bir şeyler sanırım.” dedi. “İyi bir gün geçirmiyorum.”
“Öyle olsun o zaman.” dedim.
“Önemli değil.” dedim. “Buldunuz işte.”
“Çok, çok teşekkür ederim.” dedi. Gülümseyerek bana baktı. “Ne içersiniz?” diye sordu. “Bilmem,” dedim. “Siz ne içersiniz?”
“Sert bir şeyler sanırım.” dedi. “İyi bir gün geçirmiyorum.”
“Öyle olsun o zaman.” dedim.
Bardaki sarışın kadına döndüm. “Her
zamankinden!” diye seslendim. İki ayrı kadehe sert iki kokteyl doldurmaya
başladı kadın. Bir sandalye çekip A.’nın karşısına oturdum. “Neden iyi bir gün
geçirmiyorsun?” diye sordum. “Yani,” dedi. Anlatmaya başladı. İhtiyar kadehleri
bize getirirken bardaki kadına haykırıyordu: “Sonunda düşünmeye başlıyorlar.”
Gençler.
M.Mert Güney
Ağustos 2011/New York - Nisan 2013/İstanbul
Ağustos 2011/New York - Nisan 2013/İstanbul
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder