30 Mayıs 2011 Pazartesi

Dehşet Evi - Charles Bukowski


                                                           

DEHŞET EVİ


         Yazmaya dair konuşmak aşka ya da sevişmeye dair konuşma gibidir. Fazla konuşmak onu öldürebilir. Onları aramadığım halde, maalesef, pek çok yazar tanıdım; başarılı ve başarısız –sanatlarını kast ediyorum. İnsan olarak kötü bir grup oluştururlar; nahoş, şirret, egosantrik, tehlikeli. Neredeyse hepsinin bir ortak noktası var: Hepsi çalışmalarını çok iyi bulurlar, hatta muhteşem. Başarılı olurlarsa hak ettiklerini düşünürler. Başarısız olurlarsa editörler, yayıncılar ve tanrılar onlara karşıdırlar. Pek çok kötü yazarın pazarlama taktikleriyle zirveye taşındıkları doğru, her ne nedenden ötürü olursa olsun. Fakat pek çok büyük yazarın açlıktan öldüğü ya da neredeyse öldüğü, kendini öldürdüğü ya da delirdiği ve daha sonra büyük (ölü olmakla birlikte) bir yetenek olarak kabul gördüğü de doğru. Başarısızlığının yeteneksizliğinin değil de pek çok başka nedenin bir sonucu olduğunu düşünmekten hoşlanır. Neyse, bu meseleyi de açıklığa kavuşturduk.

            Bir de, tanıdığım ve çoğu şair olan yazarları düşününce, başkaları tarafından desteklendiklerini fark ediyorum –benim tanıdıklarımın ekonomik yükünü genellikle karıları ya da anneleri taşıyor. Ve gayet rahat bir hayat sürdüklerini de biliyorum; televizyon, tıka basa dolu buzdolabı, deniz kenarında daire ya da ev-genellikle Venice ya da Santa Monica’da gündüzleri kendilerini trajik hissederek güneşlenirler benim bu erkek arkadaşlarım, geceleri ise belki bir şişe şarap içip çavdar ekmekli bir sandviç yerler, ardından bir yerlerde birilerine yoksulluklarına ve yeteneklerine dair yakınmalarla dolu bir mektup döşenirler. Yeter ki yazmasınlar, çalışmasınlar, sözü dizmesinler. Neyse, delgi presinde çalışmaktan iyidir herhalde. Karıları ve anneleri çalışır delgi presinde, o konuda müsterih olabilirsiniz. Ve şairler, dış dünyanın gerçekliğinde yaşamadıkları için, yazacak bir şey bulamazlar ve bunu bir ego ve tekdüzelikle yaparlar.

            Yazmaya dair yazmak olanaksızdır neredeyse. Bir keresinde bir şiir dinletisinden sonra öğrencilere, “Sorusu olan var mı?” diye sordum. Bir tanesi bana, “Nasıl yazarsınız?” diye sordu. “Sen neden o kırmızı gömleği giyiyorsun?” diye yanıt verdim.

            Yazar olmak lanetli ve zor bir iştir. Yeteneğin varsa bile bir gece uykunda seni terk edebilir. İnsanı oyunu oynamaya iten şeyin ne olduğu sorusunu yanıtlamak kolay değil. Fazla başarı kazanmak yıkıcıdır; hiç başarı kazanmamak da yıkıcıdır. Biraz reddedilmek insanın ruhuna iyi gelir, fakat tamamen reddedilmek deli, tecavüzcü, sadist, ayyaş ve karısını döven erkekler yaratır. Fazla başarının yarattığı gibi.

            Benim de kendimi yazmanın romantizmine kaptırıp yanlış yola girdiğim oldu. Gençken büyük Sanatçı’ya dair pek çok film gördüm ve yazarlar her zaman keçi sakallı, gözleri çakmak çakmak, ağzından sürekli içsel hakikatler dökülen son derece ilginç tipler olarak sunulurlardı. Ne güzel bir varoluş, diye geçirirdim içimden. Öyle değil ama. Tanıdığım en iyi yazarlar çok az konuşur, iyi yazanlardan söz ediyorum. Hatta iyi bir yazardan daha sıkıcı bir birey düşünemiyorum. Kalabalıkta, hatta baş başa iken bile, bilinçaltında her şeyi kaydetmekle meşguldür. Belagatle ya da partinin neşesi olmakla ilgilenmez. Açgözlüdür; usaresini daktiloya saklar. Konuşarak esinini yok edebilir, tanrının bahşettiği detayı mahvedebilirsin. Usarenin karşılıksız olarak verilebileceği tek zaman Aşk zamanıdır. Aşk insana güç verir; içimize işlemiş nefretleri ve önyargıları kırar. Yazıyı daha özlü kılar. Fakat onun dışında her şey yazma eylemi için saklanmalıdır. Yazar okuma işini gençliğinde halletmelidir; şekillenmeye başlayınca okumak yıkıcı olur –pikabın iğnesini plağın üzerinden kaldırmak gibi.

            Yazar performansını sürdürmek, hedefi sürekli vurmak zorundadır, aksi taktirde sefilhaneyi boylar. Geri dönmek de olanaksızdır. Birkaç yıl yazdıktan sonra, ruh, insan, varlık başka bir alanda faaliyet gösteremez. Bir işte çalışamayacak hale gelir. Kediler diyarında bir kuştur artık. Hiç kimseye yazar olmayı öğütlemem, yazmak aklını kaçırmasını engelleyecek tek şey değilse. O zaman, belki, değer.


Charles Bukowski
(Kahramanın Yokluğu isimli kitabından)

29 Mayıs 2011 Pazar

Bir Uyuma Hikayesi

“Hayat bozuk bir Türkçedir. Bozukluğu belli olmasın diye uzatıldıkça uzatılan cümlelerden ibaret.”

BİR UYUMA HİKAYESİ

Kafasının içini paramparça etti adam kimselerin haberi yokken. Yıllardır bunu en iyi biçimde yapmak için en mükemmel eğitimi hakkını vere vere almıştı zaten. Yıllar evvel cılız elleriyle pergel çevirirken ne kadar şirin göründüğünü anlasaydı en başından ya da kafasındaki yorgunluğun aslında çok kıdemli bir onur olduğunu öğretselerdi yüzyıllar önce birileri tarafından bulunmuş formülleri ezberlerken. Ne bileyim mesela önüne hayatını belirlesin diye atılan sınavlara kendi hayatını kendi belirlemek için girmiş olsaydı herhalde bambaşka bir durum çıkardı ortaya. Ama hepinizin zaten bildiği gibi böyle olmadı durum.

Ayakkabılar eskitti beden eğitimi derslerinde. Çok istedi ama basketbol takımına almadı koç. Daha çocukken bile kıymet vermedi paraya. İki simit aldı birini yemek bile nasip olmadı ona dağıtmaktan. Hep aykırı düşündü aykırı düşündükçe kafasına vurdular. Sevmesi bile aykırı oldu tahmin edeceğiniz üzere anlamadılar. Konuştu, Saçma geldi insanlara. Sustu. “Konuş” diye söylenip çekip gittiler. Sarıldı insanlara, onlar kaçtı. Ağladı susturdular. Koşmak istedi bağladılar ayaklarından. Kartopu oynadı hasta oldu. Düştü ama kırmadı bir tarafını. Herkesten mustaripti aşktan daha bir mustarip.

Durum olması gerekenden öteye defalarca gitmiş gelmişti. Sonuç kaçınılmazdı. Kafasının içini paramparça etti adam kimselerin haberi yokken.

Uzun uzadıya düşündü. Yatağına öylece uzanmış boş gözlerle tavanı izliyordu. İçinden hiç gelmediği halde geçmişini düşünüp duruyordu. Dönüp düzeltebilme ihtimali olmayan hatalarını anımsıyordu beyni hiç durmadan. Büyük kumar oynuyordu kendiyle. Yastığın ortasına güçlü bir kararlılıkla gömdüğü kafasını bir o kadar isteksizce kaldırıp çalışma masasına baktı. Geniş pencerenin hemen dibinde üzerinde dağılmış, yırtılmış sayfalar, yığın haline gelmiş okunacak kitaplar olmasa çok şık bir masa olurdu herhalde diye düşündü. Tekrar tekrar niyetlendiyse de kalkıp bir şeyler karalamaya, nerden geldiği belli olmayan iç güdüleri durdurdu adamı. Önce beynini susturması gerektiğini anladı o an. Tek seferde kendini yatakta oturur pozisyona getirdi. Defalarca ayağa kalkmasını engelleyen güdüler bu defa adamın karşısına çıkmamıştı. Yana doğru kendini savururken kısa bir an masasıyla göz göze gelse bile kafasında oluşabilecek herhangi bir düşünceden daha hızlı davranıp kendini odadan dışarı savurdu.

Koridorun sonuna geldiğinde artık kafasını kurcalayan hiçbir düşünce kalmamıştı. Hızlı bir manevrayla kendini salona attı. Geniş bir salondu. Girişte karşısına çıkan ilk şey hayatta her daim karşısına çıkmasını isteyeceği ilk şeylerden biriydi  “İçki vitrini”. Hemen vitrinin karşısında en az çalışma masası kadar temiz bir yemek masası üzerinde boş şarap şişeleri, devrilmiş bardaklar, dağılmış çerezler ve yine kusursuz manzarayı tamamlayacak birkaç parça kâğıt ve ters yüz edilmiş birkaç kitap daha.

Adam vitrine yöneldi ve hiç beklemeden bir şişe hatırı sayılır yaşlılıkta şarap aldı. Dağılmış masanın üzerinde tirbuşonu bulması ve şişeyi açması da gayet kısa sürdü. Sonra umarsızca kendini kanepeye savurup televizyonu açtı. Bardağa dahi dökmeye tenezzül etmediği şarap şişesini ellerinin arasında yeni doğmuş bir bebeği tutar gibi narince ve incitmeden tutuyordu. Bir kaç yudum, biraz zap… Birkaç yudum daha sonra kalkıp eski bir DVD taktı:
“Orada Olmayan Adam”  Büyük bir hayranlıkla izlediği Billy Bob Thornton’un başına gelenlerin tamamını göremeden elindeki şarabı bitirip kanepede uyuma şansını bulmuştu bile.

Birkaç saat sonra ince tonuyla irkildi adam telefonunda yükselen melodinin. Elini sehpanın üzerinde duran telefona uzattı. Telefonu eline aldı. Arayan özel bir numaraydı. Biraz kararsızca telefona baktıktan sonra açmamaya karar verip telefonu sehpanın üzerine fırlattı. İnce melodisiyle telefon feryadına devam ederken ahşap sehpayı homurdanırcasına titretti ve birkaç saniye içinde sustu. Adam doğruldu televizyonun anlamsız maviliğini mat bir duman rengine dönüştürecek düğmeye bastı kumandadan. O zaman tamamen karardı oda. Sonra hafif hafif aydınlığını hissettirmeye başladı dışarıdaki sokak lambaları. Adam uyumaya çalıştıkça diretti gözleri. Susmaya çalıştıkça beyni feryat etti. En sonunda kimliği belirsiz arayanına söverek kalkıp odasına döndü. Dağınık masasının başına geçip karalamaya başladı.

Kör bir limana vurmuş kendini yalnızlıklar
Mavnalar çaresiz ve birbirinden uzak
                                               Sönüyordu fenerleri

Ve ilk nefesini aldı hayat
Kısacık bir andı
-Dar, anlamsız ve boş bir zaman dilimi-
Sonra amaçsızca yıktı kendini
Denizleri deniz yapan şey
Kendi içinde boğulan
Kimsesiz ve çaresiz bir yalnızlık –mış gibi düşündü önceleri

Sonrası malum
“Amacı olan işler yapmak gerek”
Dedi kendi kendine

Yerel bir kanal açık televizyonda
Aristokrat bir hanım
Bir elinde bir kitap
            “Aşkın 7 hali”
Uzun uzadıya anlatıyor
Uyuşmuş ama dinliyor ahali

Yırtık bir kupür
Tarihi belirsiz bir gazete
İsterik bir haber
Uzak diyarlara dair

Toparlandı,
Üstünü değiştirdi,
Küçük bir çanta…
                        Gitti…

Tekrar tekrar okudu yazdığını. İlginç buldu olayı. O kadar kendine yakın ama bir o kadar kendinden uzak bu portreyi çizerken kalemi, kim bilir beyni hangi miktarda hangi hormonu salgılamakla meşguldü. Karşısında az önce boş duran kâğıt şimdi birkaç satırda başka evren oldu olmasına da adam yine de kızdı yeteneğine. Ama bir kere içindeki düğmeye basmıştı. Durmadı. Gözleri öyle bir yorulup artık kendine direnemeyecek hale gelene kadar içinde aşkın, ihanetin, yalnızlığın ve garip duyguların kol gezdiği bir şeyler karaladı ve esas oğlanı en sonunda yine yapayalnız ve çaresiz bıraktı hiç bilmediği bir evrende. Kalemi kâğıdı oracıkta az önce içinde gezdiği hikâyesinde dünyasını mahvettiği adam gibi çaresiz ve yalnız bıraktı daha sonra. Girdi yatağına. Usulca kapadı gözlerini.


Mehmet Mert GÜNEY

22 Mayıs 2011 Pazar

Parfümeri

Safa Topal'a;



PARFÜMERİ


İtiraf etmeliyim ki insan böylesi bir yerin daha değişik kokmasını bekliyor, daha rahatlatıcı. Buranın yolu üstüne düşen bir kente uğramış bir seyyahın sorarak bulduğu bir cennet olmasını bekliyor insan. Ahşap raflara dizilmiş içi çeşitli renkte sıvılarla dolu cam şişeler cenneti. İnsan o şişelere sığdırılmış birçok çiçeğin ve meyvenin mesela karanfilin, gülün, menekşenin ya da uzaklarda bir yerde türü tükenmeye yakın bir çiçeğin kokusunu duymak istiyor. Hayal kurmanın sınırı yok. Şişelere ürkekçe dokunurken tezgâhtarın bir orta çağ prensinin eşine ilk hediye ettiği kokuyu getirmesini istiyor insan, o zamanlar soylu bir ailenin kızı olan eşiyle ne kadar tutkulu bir aşk yaşadığını anlatmasını.

Açılan kapının çarptığı birkaç zilin sesi hala kulaklarımda çınlarken daha egzotik bir atmosferde bulunmayı isterdim. Bilirsiniz, şu hemen girişte kapı hizasında duran, kapı açıldıkça “Müşteri geldi” diye çalışanı uyarması beklenen ufak sarı çanlardan bahsediyorum. Ama hava saatlerdir çalışan bir diz üstü bilgisayarın ısıttığı nikotin ve adını sayamayacağım kadar çok insan hormonu kokuyordu. Raflar camdan, şişeler yine camdan, şişelerin içindekilerse saf bitkilerden çok kimyasallardan yapılmıştı. Ne soylu prensesler ne varlıklı prensler ne de onlardan bahseden tezgâhtarlar vardı. Hiçbir şey hayallerimdeki kadar gerçek değildi.

“Geöbliyobrum”  gibi bir şey söyledi içerlerde genç bir kadın sesi. Birkaç saniye sonra diliyle dişleri arasına sıkışmış bir şeyi kurcalayarak ve aynı anda güler yüzlü olmaya çabalayarak karşıma dikildi. 20’li yaşların ortalarında güzel bir kadındı. Ensesine dikkatsizce tutturduğu tokasından dağılan saçların büyük kısmı boynunun arkasına dökülüyordu. Boynu kusursuzdu. Teni beyaz ve pürüzsüz. Ağzının içinde bir şeylerle uğraşıyor, bir yandan gülümsemeye çalışarak farkında olmadan suratını garip şekillere sokuyor ama itici gelmiyordu size. Hiçbir yapıtının aslını görmediğim halde Picasso tablolarını anımsatıyordu.

“Hoş geldiniz” dedi. Bu sefer daha düzgün söylemeyi başarmıştı. Dişinin arasındaki şeyle uğraşmayı da kesmişti.
“Hoş bulduk” dedim ve duraksadım. Aptalca rafları izlemeye başladım. Oradan alacağımı alıp hemen çıkmak istemedim. Biraz konuşmayı umuyordum onunla.
“ Erkek kokularını denemek isterseniz hemen şu taraftalar. Tarzınıza uyabilecek birkaç koku önerebilirim.”
“Yo, yo. Kendim için koku aramıyorum. Bir arkadaşa hediye etmek için bir şeyler bakacaktım.”

Cümlemi bitirdiğim anda dükkânın kapısı yavaşça açıldı. İçeri ağır bir alkol kokusu eşliğinde bir sarhoş girdi. En az üç kat üst üste giydiği gömleklerin hiç birisi sağlam değildi. Pantolonundaki yırtıklar yüzünden bacaklarının bir kısmı görünüyordu. Gerçi pantolonun bazı kısımları zımba gibi bir şeyle tutturmaya çalışmış ama görünen o ki başaramamıştı. Uzun, yağlı saçlarını eliyle arkaya taramıştı. Sakalları biçimsizdi. Yüzü bir savaş alanını andırıyordu, dağınık sakallarının arasında birbiriyle ağır bir çatışmaya girmiş kırmızı ve beyaz lekeler vardı. Adam ağır adımlarla yanıma kadar geldi. Tezgâhtar kadın sıkıntılı bir biçimde solumaya başladı. Yüzüne yerleşen ifade korkmuşluktan çok bıkmışlığa benziyordu. Sarhoş yavaş bir tonla konuşmaya başladı.

“Aradığım şey…” gözlerini kapatıp kafasını ileri geri salladı ve devam etti  “geldi mi?”
“Hayır!” Dedi kadın keskin bir ifadeyle. “Gelmeyecek de.”

            Olan biteni anlamaya çalışıyordum. Sarhoş yerinde biraz sendeledikten sonra kapıya doğru geldiği gibi ağır adımlarla yürümeye başladı. Kapıyı biraz araladıktan sonra bana döndü.

            “Bunlar kötü”
            “Efendim?”
            “Buradan bir şey alma”
            “Peki.” Dedim gülümseyerek. Adam aynı ağırlıkla kapıyı kapattı. Anlamadığım bir dilde bir şeyler söylenerek yürümeye başladı.

            “Sen onu boş ver” dedi kadın. “Her gün buraya gelip aynı şeyi yapar.”
            “Öyle mi? Ne istiyor ki.” Diye sordum. Birkaç saniye güldü ve cevapladı.
            “Yağmur sonrası toprak gibi kokmak.”
            “İyiymiş” dedim gülümseyerek. “Ben de isterdim aslında.”
            “Maalesef stoklarda kalmadı o koku.” Dedi gülerek. Boynuna dağılan saçları canını sıkmış olmalıydı ki tokayı çözdü ve tezgâhın altına bıraktı.
            “Ne zaman gelir peki?”
            “Bilmem. Sen de her gün gel sor istersen.”
            “Olur.” Dedim gayet memnun bir tavırla.

Eliyle bir dakika beklememi işaret etti. Tezgâhın biraz arkasındaki pervanenin düğmesine basıp geldi. Makine oldukça seri bir şekilde bir sağa bir sola dönerek içeriyi havalandırmaya başladı. Kadın tekrar tezgâha yönelirken konuşmaya başladı.

“Tehlikesiz bir adam ama ardında bıraktığı koku biraz rahatsız ediyor”

Pervane bir sağa bir sola dönerken ortada duran kadının saçlarını hafiften havalandırıyordu. Ortamda dönüp duran ısınmış havaya daha baskın ama daha tatlı bir koku karışıyordu kadının teninden. Yüksek dağ göllerini ya da daha çok maviyi andırıyordu koku. Hiçbirinde henüz kulaç atmadığım halde uçsuz bucaksız okyanusları anımsatıyordu.

“Her neyse” dedi “Arkadaşınız kadın mı erkek mi?”
“Kim?”
“Hediye alacağınız arkadaşınız.”
“He… Kadın”
“Peki, o zaman şu taraftaki kokulara bir bakın isterseniz.” Tezgâhın solundaki rafa yanaştı. Birkaç şişeyi raftan indirip tezgâha dizdi. “Bunlar en çok sattıklarım.”

Şişeleri tek tek elime alıp kapaklarını açtım. Kapakları koklayarak anlamaya çalışıyordum. Kadın gülümseyen gözlerle beni izliyordu.

“Öyle pek bir şey anlayamazsınız. İsterseniz yardımcı olayım.”
“Teşekkür ederim.”

Hırkasının bileklerini yavaşça dirseğine kadar katladı. Şişelerden birini açtı ve içindeki sıvıyı yavaşça bileğine sürdükten sonra bileğini bana uzattı. Biraz eğilip kokladım.
Biraz rahatsız edici bir turunculuk vardı kokuda. Bu kadar uzaktım konuya. Neye göre yorumlayacağımı bilemiyordum. Kokular renkleri, renkler simgeleri canlandırıyordu kafamda.

            “Hoşmuş.” Dedim söylediğime kendim bile inanmayarak.
            “Evet. Baya satılıyor bu aralar.”
            “Başka deneyebilir miyiz?”
            “Tabii”

            Başka bir şişeyi açtı ve kokuyu bu sefer diğer bileğine sürdü.
           
            “Bu benim favorim bu sıralar.” Dedi bileğini uzatırken. Yavaşça eğildim. Pervanenin odada dolandırdığı koku buydu. Aynı mavilik. Aynı sonsuzluk hissi.
            “Bu çok hoş bir kokuymuş. Bunu alsam iyi olacak galiba.”
            “Başka bir şey denemek istemez misiniz?”
            “Gerek yok bence. Bu oldukça iyiymiş.”
            “Peki.” Diye cevapladı sakince. Şişenin kapağını kapattı. Tezgâhın üzerindeki diğer şişelerden biraz öteye bıraktı. Diğer şişeleri dikkatlice raftaki yerine koydu ve geri geldi. Satın almaya karar verdiğim şişeyi eline aldı ve tezgâhın arkasına geçti.
            “Hediye paketi yapıyorum.”
            “Evet.”

            Tekrar arkadaki odaya gitti. Elinde birkaç parça renkli süsleme kâğıdıyla geri döndü.
            “Ne renk olsun paket?”
            “Mavi.”
            “Tamamdır.” Dedikten sonra şişeyi mavi bir kâğıdın ortasına güzelce yerleştirdi. Kâğıdı uçlarından tutup katlamaya başladı. Köşeleri şişenin üzerinde bir araya getirip nazikçe bantlıyordu. Paketleme işini bitirmek üzereyken dükkâna hızlı adımlarla başka bir kadın girdi. Oldukça telaşlı bir ifadesi vardı. Tezgâhtar paketleme işini bitirdikten sonra yeni gelen müşteriye döndü.
            “Hoş geldiniz.”

            İçeri giren yeni kadın oldukça ürkmüş görünüyordu. Birkaç saniye duraksadıktan sonra konuşmaya başladı.
            “Ya… Ben buraya attım kendimi.”
            “Buyurun, bir sorun mu oldu?”
            “Şuradaki duraktan otobüse binmem gerekiyor ama bir sarhoş geldi ve tedirgin oldum. Kusura bakmayın birkaç dakika burada bekleyebilir miyim?”
           
            Tezgâhtar kadın hafiften gülümsedi ve bana döndü.
            “Bizimki yine.” Dedi. Dükkânın kapısını açıp durağa doğru baktım. Biraz önce dükkâna giren sarhoş, durağın köşesine uzanmıştı.
            “Evet,” dedim “şu yağmurdan sonra toprak kokmak isteyen amca.”
            Yeni gelen anlamsızca bize bakıyordu. “Tanıyor musunuz onu?” diye sordu.
            “Evet,” dedi tezgâhtar “tehlikesizdir, korkmanıza gerek yok.” Sonra hazırladığı hediye paketini bana uzattı. “Buyurun, sizin paketiniz hazır.”
            “Teşekkür ederim.” Uzandım paketi aldım ve dikkatlice ceketimin cebine yerleştirdim. “Ne kadar ödeyeceğim diye sordum?”
            “25 lira.”
            Cebimden çıkardığım birkaç parça kâğıt parayı dikkatlice saydım ve uzattım.
            “Teşekkür ederim. Yine bekleriz.”

            Kapıyı açtım. Dışarı adımımı atmak üzereyken yeni gelen kadına döndüm. “İsterseniz, otobüsünüz gelene kadar sizi bekleyebilirim.”Tezgâhtar kadının yüzüne anlamlı bir gülücük yerleşti. Ancak yeni gelen kadın beni tepeden aşağı süzdü. Çekingen ve korkan bir bakış attı.

“Teşekkür ederim. Birkaç dakika bekleyeyim. Olmazsa öbür durağa kadar yürüyeceğim.”
“Siz bilirsiniz.”

            O şekilde bakışı canımı sıkmıştı. Oldukça içten bir ifadeyle sorduğumu, beni tehlikeli bulabileceği herhangi bir şey yapmadığımı düşünüyordum. Durağın önünden geçerken yere uzanmış sarhoş bana doğru yine anlamadığım bir dilde bir şeyler söyledi.    

            “Efendim?” dedim aniden.
            “Tedirgin görünüyorsun.”
            “Öyle mi? Yok ben iyiyim.”
            “İster misin?” elinde ucuz saman kâğıtlarına sarılı bir şişe şarap vardı. Sarhoşun hediye paketi. Tek eksiği ortasına yerleştirilmiş kâğıtlardan ya da renkli folyolardan yapılmış bir çiçek figürüydü. Şarabı biraz daha ileri doğru uzatarak “Sen de kaçmak istemiyor musun?” diye sordu.
            “Bilmiyorum.”
            “Fark etmez ki!” dedi gülerek. “Nereye kaçabilirsin?”
            “Bilmem? Kaçamaz mıyım?”
            “Kendinden kaçamazsın. Hayır, hayır, hayır…” kahkahalar içinde “hayır” diye haykırmaya başladı. Uzaktan görünen bir otobüs durağa yanaştıkça yavaşlamaya başladı. Tam durağın önünde durdu. Birkaç yolcu rahatsız bakışlar atarak indi. Sarhoş bir anda ciddileşti. Arkamda duran otobüsü işaret etti. “Her yerde aynalar var.”

            Aniden arkamı döndüm. Otobüsün camından yansıyordum. Ruhum yansımıyordu ama bedenim yansıyordu. Elim, kolum, bacağım, saçlarım, suratım. Bir yanı darmadağın olmuş suratım. Birkaç yıl evvelinde doktorların içinden cam ve metal parçaları çıkarmaya uğraştığı suratım. “…lanet aynalar…” diye haykırdı sarhoş. Üzerinde gezinen neşterlerin, bıçakların ve dikiş iğnelerinin ardında defalarca mayına basılmış toprağa benzer bir miras bıraktığı suratım. “…geri zekâlı aynalar…” diye haykırdı sarhoş. Ve sağ omzum. Plastik bir esarete terk ettiğim sağ kolum. İçinde kan gezinmeyen, içi boş, başına buyruk turunculuk.

            “Ne diyorsun?” dedi sarhoş, şarabı bana uzatarak. “Kaçmak istemiyor musun?”
           
            Otobüs duraktan ayrıldı. Ceketimin cebinden az önce aldığım paketlenmiş parfümü çıkardım. Duraktaki oturaklardan birinin üstüne bıraktım. Sarhoşun uzattığı şaraptan büyük bir yudum aldım. Sarhoş gülerek kafasını salladı. Arkamı dönüp yürümeye başladım.

            “Hediyeyi burada bıraktın.” Diye seslendi arkamdan.
            “Senin olsun.” Diye bağırdım arkamı dönmeden. Birkaç kahkaha attı ve anlamadığım bir dilde bir şarkı söylemeye başladı.


Mehmet Mert GÜNEY