Geç kalınmış her söze;
I
Her şey kelimenin tam anlamıyla sarhoş olmak adınaydı. Gri bir araba ve arabanın tekerlekleri, tekerlekler altında eriyip giden yol, göreceli uzun bir zaman dilimini kapsayan sorgusuz bir karanlık, yakın bir petrol ofisi marketinin aydınlığı, o market içinde, “görecesiz en köşede” “göreceli soğuk içiniz”ler cenneti. İçindekiler: Su, arpa maltı, özel seçilmiş tahıl, şerbetçiotu, bira mayası. Ayağımın altında, kopya edilip mavi bir kartona sığdırılmış 12’lik birkaç cennet bahçesi. Asfaltı göremeyeceği kadar gözünün dibine soktum telefonu şoförün. “Kadınlar.” Dedi. Sustu.
Arabayı telaşsızca sürüyordu. Elini kolonlardan yükselen müziğin ritmiyle direksiyona vuruyordu. Neşeli görünmeye çalışıyordu. Daha doğrusu beni neşelendirmeye çalışıyordu. Aslına bakarsak birbirimizin hiç de umurunda olmayan iki yabancıydık. Şoför o sıralar konakladığım küçük bir yol kenarı motelinin sahibiydi. Motel, yıl boyu yerleşik birkaç ailenin dışında odaları genelde boş kalan bir moteldi. Bir de benim gibi birkaç yolunu bilmeze ev sahipliği yapıyordu ara sıra. Elli altıncı doğum gününü kutlayacaktık adamın o akşam. Motel sakinlerinin neredeyse hepsinin katılacağı bir şey olacaktı. Birkaç saat öncesinde adamın bahçeye masaları taşımasına yardım etmiştim. Büyükçe bir ızgara kurmuştuk masaların biraz uzağına. Karşı sıradaki odalardan birinde kalan genç adam elinde yarısı dolu bir şarap kadehiyle bizi izlemişti uzaktan, gülümseyerek. Başımı öne eğerek selam verdim. Karşılık verdi. Bir gece öncesinde bir şeyler yazmaya çalışırken görmüştü beni. “Yazar mısın?” diye sormuştu. “Pek sayılmaz.” diye cevaplamıştım. “Ben eskiden çoğunlukla aşktan bahseden şiirler yazardım.” diye devam etmişti genç adam. Oldukça yıpranmış görünen sigara paketini cebinden çıkarıp bir sigara yakmıştı. “Sen… Sen ne üzerine yazıyorsun?” diye sorarken kelimeleri sigarasının dumanına karışıyordu. “Hayatın diğer gerçekleri.” Ufak bir kahkaha koy vermişti. “Mümkün değil. Mümkün değil.” diyerek uzaklaşmıştı. Odasının kapısının önüne geldiğinde sigarayı yere atıp ayağıyla ezdikten sonra “Bir gün benden esinlenerek bir şey yazmaya çalışırsan adımı Malek koy.” Diye bağırmıştı.
“Her şey tamam mı?” diye sordu şoför motele birkaç dakikalık yol kala.
“Galiba.” Dedim “Biraların yeteceğinden emin değilim sadece.”
“Diğerleri içkilerini alıp gelecektir.”
“Güzel, öyleyse.” Dedim. Ayağımın altındaki kartonu parçalayıp bir bira çıkardım.
“Şimdi açma.” Dedi şoför. “Birazdan varırız.” Birayı tekrar kartonun içine sıkıştırdım.
Motele vardığımızda Malek ızgaranın başında ateşi ayarlamakla uğraşıyordu. Diğerleri birkaç saat önce şoförle bahçeye çıkardığımız masalardan sadece birini doldurmuş, sohbet ediyorlardı. Arabayı çektikten sonra biraları ve bagajdaki diğer malzemeleri şoförün, motel sahibinin, odasına taşıdık. Bahçedeki kalabalık kadar üç kalabalığı daha doyuracak miktarda ızgaralık etimiz vardı. Odadan çıktığımızda Malek eliyle şoföre ateşin hazır olduğunu belirten bir işaret yapıp masaya diğerlerinin yanına döndü. Şoförle birlikte tekrar içeri girdim. Şoför buzluğa koyduğu etlerden almadan önce dolaptaki biralardan birini bana uzattı. Birayı alıp dışarı çıktım. Masadakilere doğru yürümeye başladım.
“Merhaba, genç yazar.” Dedi Malek.
“Merhaba.” Diye cevapladım diğerlerine de dönerek. Malek masanın üzerindeki tirbuşona uzanıp yeni bir şişe şarap açarken elimdeki birayı gösterip “Böyle kaliteli bir şarabı kaçırmak istemezsin.” Dedi. Diğerleri onaylar bir biçimde kadehlerini yan yana sıraladılar. Köşede oturan orta yaşlı adam başını onaylar biçimde bana doğru salladı ve temiz bir kadehi diğer kadehlerin yanına bıraktı. Şoför, etleri ızgarada çevirmekle meşguldü. Kadehler dolduruldu ve havada birbirleriyle çarpıştırıldı. Köşede oturan orta yaşlı adama sarılan kadın kadehini masaya bırakırken sordu.
“Gerçekten yazar mısın?”
“Pek sayılmaz.” Diye cevapladım. Malek bir gece önceki ufak kahkahanın aynısından attı. “Aslında, uzak bir ülkede mühendislik öğrencisiyim.” Masadan hayranlık dolu sesler geldi.
“Eşim bir yazar.” Dedi kadın köşede oturan orta yaşlı adamın elini sıkıca tutarak.
“Gerçekten mi?” dedim. Kadehi kavrayıp ağzıma doğru götürürken “Çok fazlalar ve sen onlardan sadece birisin.” Diye küçümsedim kendimi.
“O ne demek?” diye sordu kadın.
“Yani… Ne üzerine yazıyorsunuz?” dedim kadının eşine bakarak.
“Genellikle mucizevî aşklar üzerine.” Dedi adam eşine bakarak. Sonra ıslak bir öpüşme gösterisi sundular masadakilere.
Diğerleri az öncekinden daha hayranlık dolu sesler çıkarırken Malek ayağa kalkıp kadehini kaldırdı. “Hala aşktan bir mucize olarak bahseden insanlar varsa bir şeyleri ümit edebiliriz.” Diye haykırdı. Çoğu zamanki pişkin ve umursamaz surat ifadesi alkolün de etkisiyle iyice gevşemişti ve bu ifadeyle aşktan ve umut etmekten konuşmaya biraz daha devam ederse elimdeki kadehi kafasında kırmaya yemin ettim. Bir an için duraksadı. Elindeki kadehe anlamsızca bakıyordu. Kadehteki şarabın yarısını içmişti. Yarısına kadar şarap dolu kadehi gökyüzüne doğru kaldırıp bir gözünü kapatarak incelemeye başladı. Yine saçma sapan bir şey söyleyeceğini anladım ve kadehimdeki şarabı tek dikişte içip kadehi sapından güzelce kavradım. Elindeki bombanın pimini çoktan çekmiş bir asker kadar kendimden emindim.
“Ve hala,” dedi Malek. Kadehimle havada bir çeyrek daire çizdim. Sapından kavradığım kadeh o an daha çok bir balyoz ya da çekici andırıyordu. Böylesi daha mantıklıydı. Zaten aşırı abartılmış savaş filmlerinde el bombasını pimini ağzıyla çekip tükürdükten sonra fırlatan tiplere yıllardır sinir oluyordum. “Zaten sevmediğin şeylerin bir bütünüsün.” Diye geçirdim içimden. Diğerleri anlamsız gözlerle bana baktı. Kadehi masaya bıraktım. “birileri şarabın saydamlığından süzen ışığı görme peşindeyse, bir şeylerin arkasındaki gerçekliğe bakacak cesaretimiz var demektir.”
“Nasılsınız?” diye atıldı şoför. İki eline ikişer tane tutturduğu kâğıt tabakları masaya bıraktı.
“Dur sana yardım edelim.” Diye atıldı köşede oturan orta yaşlı adam. Ayağa kalktı ve ızgaranın başına gitti. Şoförle birlikte sunuma hazırlanmış etleri kâğıt tabaklara koyup masaya getirmeye başladı. Malek odasına gidip temiz bir şarap kadehi getirdi. Doldurdu. Servis bittikten sonra herkes masadaki yerini aldı. Ayağa kalkıldı ve dolu kadehleri birbirine vururken şoföre mutlu yıllar dilendi.
“Salud!” Dedi şoför.
“Nazdrovya!” Diye devam etti Malek.
“Şerefe amına koyim!” Dedim. Anlamsız gözlerle bana baktılar. “Dediklerinizin benim dilimdeki karşılığı.” Diye ekledim. Gülüştük.
II
Bir masal marangozu olmadığımı söyleyememiştim fakat onu hep hatırlayacağımı biliyordum. Üzerimizde asılı duran gökyüzüne dalmıştım. Hiç yıldız kaymıyordu. Dilek tutulacak bir zaman değildi anlaşılan. Hemen dibimde uzanmıştı kadın. Bir şeyleri sonsuzluğa taşıyabilmekten konuşuyordu. Akıllıydı kadın. Kim olursa olsun bahsetmekten çekinmeyeceği şeyler vardı. Ne olacağını biliyordu en azından. Aptal bir hayat oyunundan bahsetmeye gerek yoktu ona. Ateşten anlıyordu, gözlerinin yansıyabileceğini biliyordu ondan. Dudaklarının arasından çıkan herhangi bir cümle sadece ona ait olmayacaktı biliyordu. Göğe karışacaktı. Sonsuzluğa. Yok oluşa. Ölüme ve diğer her şeye. Toprağa baktığımda korkuyordum o yanımdayken. Altında olduğumu düşünüyordum toprağın. İnsanların üstümde olduğunu. Üzerimde durmaksızın devam eden bir mücadele olduğunu. Saçma sapan bir hayatın saçma sapan bir şekilde sonlandığını düşünüyordum. Çehov’u düşünüyordum, asaletini. Serseri bir hayatın serseri gebermişliğini sonra.
“Dünya,” diyordu kadın gökyüzüne bakarak. “Çoook büyük. Ömrüm yetmez. Çok şey olabilirdi oysa. Amazonları görebilirdim, piramitleri. Hindistan’da gezebilirdim, İtalya’da. Doğu, Batı, her yerde. Herhangi bir kabilede. Everest’te yürüyebilirdim, şehri seyredebilirdim Venedik’te yıkık dökük bir gondolda.”
“Ve bitip gidecek her şey.” Dedim toprağa bakarak. “Ben, sen, hiç yaşamamışız gibi, hiç olmamışız gibi devam edecek dünya dönmeye. Suretler yine devam edecek o caddelerde yürümeye senin, benim hiç görmediğim.”
Üzerime attı kendini kadın. Dudaklarıma yapıştı. Islak bir öpüşme sunduk gökyüzüne. O da bir yıldızından vazgeçti bizim için.
“Bir yıldız kayıyor.” Dedim kadına. “Bir dilek tutalım.” Dileklere inanamazdı artık. Dudakları değmişti benimkilere. Dudakları benimdi artık.
“Boş versene.” Dedi. “En azından yıldızlara dokunmadan öleceğiz.”
III
Birkaç saat sonra herkes odasına çekilmeye başladı. Masanın başında şoför, Malek ve ben kaldık. Alkol hepimizin damarlarında egemenliğini ilan etmek üzereydi. Gitmek için izin istedim. “En iyisi biraz yatmamız.” Diye cevapladı Malek. Odama doğru yönelmedim. Motel yolundan otoyola doğru kayan sapağa yürüdüm. Şehre yürüyecektim. Daha fazla saçmalığı, daha az önemseyeceğim yere. Elimi cebime soktum. Telefonu çıkarıp tuş kilidini açtım. Karşıma daha motel yolundayken şoföre gösterdiğim ekran çıktı.
“İyi mi?” diye sorduğunu duydum Malek’in şoföre.
“Biraz sıkıntılı.” Diye cevapladı şoför.
“Neden?”
“Kadınlar.” Dedi şoför. Malek’ten cevap gelmedi. Yeni açılan bir bira kutusunun tıslamasını duydum otoyol asfaltı kenarına indiğimde.
IV
Asfaltın hemen yanında yürümek güzeldi. Nasılsa bütün şoförlerin çok düzgün araba kullandığı bir yerdi burası(?). Öyle güvenilirdi ki bu konuda onlara, alkollü araba sürmenin kanunen yasaklı olduğu ülkede sürücü ehliyetini göstererek girecekleri barlara arabalarıyla giderdi bu insanlar. Ama eğriye eğri, doğruya doğru demişler. Sarhoşken arabalarının hâkimiyetini kaybederler, sağa sola çarpıp ölür ya da öldürürler miydi bu dilini bile doğru konuşamadığım insanlar bilemem, ama yol yapıyorum diye tabiatı katletmeyecek kadar da hassaslardı. Ölmüş bir yılan gibi kıvrılmış griliğin etrafını kuşatıyordu orman. Geceyi bütün kederiyle içine hapsetmişti. Baktıkça gördüğün şey aynıydı. Güneş vurmasa da yeşili görüyordu insan. “Sen bir de bizim oraları gör.” diye böbürleniyordum içimden.“Ne var ulan sizin orada? Yeşillik aynı yeşillik. Aynı ırk işte, göğe doğru uzanan ot çoğulluğu.” “Öyle deme. Hiç buranın yeşiliyle bizim oranınki bir olur mu?”
Şehre yaklaşıldığının ilk işaretiydi gittikçe sıklaşan yol kenarı motelleri. Gördüğüm kadarıyla en ufağından en büyüğüne her şehirde durum böyleydi. Şehrin ışıkları ortalığı aydınlatmadan önce birkaç motel ya da üç beş yıldızlı bir saray dikilirdi karşına, davetkâr bakışlar atardı. Hep geçip giden adam olduğumdan fazlasıyla acınası bulurdum onların durumunu. Betonlar bütünü işte, başka betonların yakasından tutup köşeye fırlattığı. “Sen nerede kalıyorsun lan dalyarak?” “Benimki başka. Mecburiyetten.”
Son acınası motelin hemen dibinde bir petrol ofisi var, o petrol ofisinin başladığı yerde bir elektrik direği. O direkten sonra beş direk daha say ve geldiğin yer dört girişini de barların kapladığı bir dört yol ağzı. Gide gele ezberlediğim yolun haritasını yapıp sonraki nesillere bırakabilirdim. Son direk sağda arka çaprazında otuz kırk adımlık bir mesafede kalacak… “Mühendis konuştu yine.” … Sağ ön çaprazına on beş yirmi adım atacaksın… “Trafiği kontrol et yine de. Hatta iyisi mi üç adım sağa atıp batıya döndükten sonra yeşili bekle dört adım kuzeye at. En temizi. Üç, dört, beş. Sonra mühendisin mekândasın.” “Ne var lan mühendisliğimde?” “Tamam, sakin ol. Bir şey yok. Sadece biraz ilkel.”
V
“Gel,” dedi kadın yakamdan tutup ayağa kaldırdı beni. Evine soktu. Üst kata çıkan merdivenlerden hızlıca çıktı. Ayakkabılarımı çıkardım. Evin giriş salonunda bir süre bekledim. Duvarlardaki resimleri incelemeye başladım. En köşedeki resmin dibinde ufak bir kitaplık duruyordu. Kitaplığa yürüdüm. Rastgele bir kitap çekip elime aldım. Kitabın kapağında turuncu elbiselere bürünmüş, uzaklara yürüyen bir adam vardı. Kadın merdivenlerden aşağı yürüdü. Yanıma geldi. Elimdeki kitabı tuttu, kapağına baktı ve kitabı rafın kenarına bıraktı.
VI
Son acınası motelin hemen dibindeki petrol ofisini geçmek üzereyken eski model sarımsı bir araba yanımda durdu. Şoför, hemen yanındaki koltuğun penceresini açtı. “Nereye gidiyorsun arkadaşım?” diye sordu. Şoför otuzlarında, güzel bir kadındı. Uzun saçları omuzlarına dökülmüştü.
“Tibet’e.” Diye cevapladım. Gülümsedi.
“Önce İtalya’ya uğrasak sorun olmaz herhalde.” Deyip kapıyı açtı.
Arabaya oturdum. Kadın hiç beklemeden sürmeye devam etti. Hızlı sürüyordu arabayı. Kuralsız.
“Nerelisin?” diye sordu.
“Buralı değilim.” Dedim. Teybin sesini açtı. Elini bacaklarının arasına götürdü. Tek parça bir elbise giymişti. Bacaklarının arasındaki etek kısmında sakladığı bira kutusunu eline aldı. Biradan bir yudum çekti.
“Ne işle uğraşıyorsun yabancı?” dedi.
“Yazarım.” Dedim dediğime kendim bile inanmayarak.
“Anlamalıydım.” Dedi şoför kadın. “İçer misin? Arkada biraz bira var.”
“Teşekkürler. Şimdilik almayayım. Yeterince içtim.”
“Peki,” dedi kadın. “ Yazar…” bacağının arasındaki birayı kaldırıp bir yudum içti. “…Hayatındaki en garip hikâyelerden birini duymaya hazır mısın?”
“Hikâyeleri severim.” Dedim
“Güzel, o zaman. Ama önce en yakın içki dükkânına uğramalıyız. Ama bir söz verir misin?”
“Ne sözü?”
“Bu geceyi de yazacağına dair bir söz.”
“Ben, pek düşündüğün gibi bir yazar değilim.”
“Yazacak mısın?”
“Yazarım.”
“Söz verebilir misin?”
“Söz veriyorum. Ama nasıl bir hikâye olacak bu?”
“Gerçekten ilginç olanlarından.”
Elimi cebimdeki telefona götürdüm. Tuş kilidini açtığımda karşıma motel sahibine gösterdiğim ekran geldi.
“O zaman biraz viski almaya gidiyoruz.” Dedi kadın.
“Olur.”
Arka koltuğun üzerindeki yıpranmış kartona uzanıp içinden bir bira çıkardım. Her şey kelimenin tam anlamıyla sarhoş olmak adınaydı. Eski model sarımsı bir araba ve arabanın tekerlekleri, tekerlekler altında eriyip giden yol, bilmem kaç kilometre hızla uzaklaşan aydınlatma direkleri, göreceli uzun bir zaman dilimini kapsayan sorgusuz bir karanlık, yakın bir içki dükkânı aydınlığı, o dükkân içinde, “görecesiz en köşede” “göreceli soğuk içiniz”ler cenneti. İçindekiler: özel seçilmiş tahıl, çavdar, arpa maltı. Asfaltı göremeyeceği kadar gözünün dibine soktum telefonu şoförün. Büyük bir kahkaha attı.
Not: Hikayeyi tamamlamamda oldukça katkısı bulunan Caner Günaydın’a ve uyuşturucu iğneyi diş etimi yararak gezdirip muhtemelen ömrümün sonuna kadar taşıyacağım bir iz bırakan diş doktoruna teşekkürler !

mert bana ulaşsana: bokkulturu@gmail.com
YanıtlaSil