28 Aralık 2012 Cuma

Bitter Aroma Hatırası


Uzaktan baktığımda sessizce denizi seyrettiğini düşündüğüm adamın tam olarak bunu yapmadığını anlamam birkaç dakika sürdü. Meraklı bakışlarla üzerine doğru yürüyordum. Yaklaştıkça adamın çeşitli jest ve mimiklerle denizin üzerinde uçuşan martılara bir şeyler anlatmaya çalıştığını anladım. Muhtemelen bir deliydi. Olabilir, martılara bir şeyler anlatmak konusunda delilerin de en az deli olmayanlar kadar hakları vardı. Hem ne malumdu gerçekten müthiş bir hikâye anlatmadığı?

Merakımı gidermenin tek yolu onu rahatça duyabileceğim kadar yanına yaklaşmaktı ve bütün koşullar bu durum için elverişliydi. Bir kere kamuflajım harikuladeydi. Üzerimde sol göğüs hizasına sektöre yeni girmiş bir çikolata firmasının amblemi dikilmiş siyah bir mont ve belimde üzerinde yine aynı amblemi taşıyan postacı tipi bir çanta vardı. Yani detaylı bir plan yapmama gerek yoktu. Oraya yapmam için gönderildiğim işi yapacaktım sadece. Adama yanaşacak, çantanın içindeki tanıtım amacıyla ücretsiz dağıttığımız çikolatalardan birkaç tanesini verecek ve oradan ayrılacaktım. Hepsi bu. Hem çikolata yemek konusunda delilerin de en az deli olmayanlar kadar hakları vardı. Bu çıkarımımla biraz önce martılara bir şeyler anlatmak konusunda düşündüğüm cümleden yaptığım çağrışımın farkına varıp gülümsedim.

Ufak adımlarla adama doğru yürümeye devam ettim. Uzaktan ona yanaştığımın farkına varıp birkaç kez gözünün ucuyla bana baktı. Üzerine doğru yürümemden rahatsız olmaya başladığı belliydi. İkide bir cümleleri yarıda kesiyor, kafasını hafiften bana çevirip sinirli bir bakış atıyordu. Bir an için devam etmekten çekindim. Ancak adamın martılara ne anlattığını duymadan uzaklaşmamaya kararlıydım. Birkaç metre daha aynı gerginliğin içinde arada sırada adamın sinirli bakışlarına maruz kalarak ilerledim. Adam ani bir hareketle bana dönüp şiddetle bağırdı.

“Üzerime gelmesene lan!”
Olduğum yerde dondum kaldım. Adamın sinirli bakışları bana kilitlenmişti. “Tamam, dayı… Sakin ol… Gelmiyorum… Tamam, durdum bak işte burada.” diye karşılık verdim adama kekeleyerek. Bir müddet daha bana bakmaya devam etti. Hiç hareket etmeden öylece sakinleşmesini bekledim. Biraz sonra tekrar martılara dönüp hikâyesini anlatmaya başladı. Yine birkaç saniyede bir gözünün ucuyla bana bakıyordu. Dikkatlice adamı dinlemeye başladım.

Bu ne boktan bir hikâyeydi. Doğru düzgün anlatamıyordu bile. Biraz Türkçe biraz da İngilizce konuşup duraksıyordu. Aralardaki boşlukları da martılara özgü sesler çıkarmaya çalışarak dolduruyordu. Hikâyenin Türkçe kısımlarından görkemli bir kralın hayatını nasıl mahvettiğiyle ilgili bir şeyler anlattığı anlaşılıyordu, aradaki abuk sabuk seslere anlam vermem zaten mümkün değildi, İngilizce kısımlarsa zannediyorum ki Bob Dylan’a ait bir şarkının sözleriydi. Aslında pek deliye benzer bir görünüşü yoktu adamın ama deliliği su götürmezdi. Hem de üç kere. Hem de üç dilde. Türkçe, İngilizce, Martıca. Yine de deliler ve çikolatalarla ilgili aforizmamı hatırladım. Durduk yere bana bağırmıştı ama olabilir, insanlara bağırmak konusunda delilerin de en az deli olmayanlar kadar hakları vardı. “Boş ver canım,” dedim kendi kendime “Büyüklük bende kalsın.” Çantanın içinden birkaç tane çikolata çıkardıktan sonra adama seslendim.

“Dayı, çikolata yer misin?”
“Siktir git lan buradan.” diye bağırdı bana tekrar.
“Yemezsen yeme amına koyim.” dedim çikolataları çantaya geri sokarken. Arkamı dönüp geldiğim yöne doğru yürümeye başladım. Tabii birkaç adımda bir arkamı dönüp acaba ona küfrettim diye peşimden geliyor mu diye deliyi kontrol ederek.

Sinirlerim iyice gerilmişti. Günlük kırk lira için yapılacak iş miydi bu? Lafta kolay geliyordu. “Zaten siz nasıl olduğunu bile anlamadan dağıtımı bitirip geri geleceksiniz.” diyen müdürün suratı canlandı kafamda. Beni bu Allah’ın unuttuğu yere gönderdiği için de saygıyla andım kendisini. Vallahi salaktı bu müdür. Taksim’e göndermiyordu kimseyi. Oysa orada iki dakikaya kalmaz boşalırdı bütün çanta. Gerçi kimse eline ne tutuşturulduğuna dikkat etmeden yoluna devam ederdi, o ayrı. Ama bütün cadde yarım saate kalmaz sağa sola fırlatılmış içi boş çikolata paketleriyle dolup taşardı. “Al sana reklamın kralı.” diye geçirdim içimden hafifçe gülümseyerek. Sonra delinin boktan hikâyesini hatırlayıp tekrar gerildim. Üstesinden gelebilmek için eve gider gitmez güzel bir şeyler okumaya karar verdim. Yarın da çalışmayacaktım, hatta bundan sonra bu işi hiç yapmayacaktım. Montu ve boş çantayı müdüre teslim edip kırk liramı aldıktan sonra ilk iş bir kitapevine dalacaktım. Kırk liraya birkaç tane Hamsun kitabı alabilirdim. Rosa mesela, Pan ve Victoria, para artarsa Göçebe belki. Sabırsızlanmaya başlamıştım. Ancak bütün paramı Hamsun’a yatırırsam akşam aç kalacağım gerçeğiyle yüzleşmem uzun sürmedi. Birinden vazgeçmem gerekiyordu. “Rosa’yı bugün almasam da olur,” dedim kendi kendime “Ama önce şu çikolataları bitireyim.”

Biraz yürüdükten sonra yolun karşısında bir kafe gördüm. Beklediğim fırsat bu olabilirdi. Hemen yolun karşısına geçtim. Dışı ahşap döşeme, iki katlı bir kafeydi. İçinde bir sürü insanın nefes alıp vermesi yüzünden camları buğu yapmıştı. Bütün masaları dolu bir kafe hayal ettim hemen. İnsanlar sıcak içeceklerini yudumlarken birbirleriyle sohbet ediyorlardı. Kolonlardan hafif tonlarda Fransız ezgileri dökülüyordu içeriye. Kimse sıcak içeceklerinin yanında tatlı niyetine ikram edilen çikolatalara hayır demezdi herhalde. Tanrım! Gözümün önünde müthiş bir çikolata dağıtma cenneti duruyordu. Heyecanla kafenin girişine yöneldim. Kapıyı açtığımda kendimi bir tür giriş holünde buldum. Bilirsiniz işte şu şemsiyeliklerin ve bedava dağıtılan dergi ve gazetelerin olduğu bölüm. Kafenin içine açılan cam kapıdan içerinin hayal ettiğim kadar dolu olmadığını gördüm. Olsun. Hiç yoktan iyidir. Tam kapıyı içeri doğru iterken karşıma bir garson dikildi.

“Seyyar satıcıları almıyoruz birader.” dedi. Küçümseyen bakışları montumun sol göğüs hizasındaki ambleme dikilmişti.
“Yanlış anladın abi,” dedim. “Satıcı değilim ben. Tanıtım amaçlı çikolata dağıtıyorum. İki dakika hemen dağıtıp çıksam olmaz mı?”
“Olmaz diyorsam olmaz.” deyip cam kapıyı üzerime kapattı.

Giriş holünde birbirine benzeyen şemsiyeler ve ücretsiz dergi ve gazetelerle baş başa kalmıştım. “Rosa olmaz,” diye düşünmeye başladım “Şimdilik Victoria’dan vazgeçeyim.” Aynı garson aniden cam kapının önünde tekrar belirdi.

“Ne bekliyorsun hala burada?”
“Allah Allah. Duruyorum işte ya. Kimseye bir şey sattığım da yok.” dedim.
“Çık kapının önünde dur lan.” dedi sesini hafifçe yükselterek.

Victoria da olmazdı. Aslında düşünmek boşunaydı. Göçebe’yi bulmak daha zordu. Baskısı felan yoktu uzun zamandır. Göçebe’den vazgeçtim gitti.

“Kime diyorum ben?” diye araya girdi garson. “Sayıyla mı veriyorlar lan sizi bana? Bela mısın kardeşim?”
“Yok, abi. Çikolata dağıtıcısıyım ben.” deyip yutkundum. “Hem bedava çikolata dağıtan bir adam ne kadar bela olabilir ki?” diye ekledim.

Garson histerik bir gülme krizine girdi. Biraz sonra başka bir garson çıkageldi. “N’oluyor?” diye atıldı merakla. Başıma bir şey gelmeden uzaklaşmak en iyisiydi. Yeni gelen garsonu kahkahalar içindeki diğeriyle bırakarak dış kapıyı açtım. Hızlı adımlarla kafeden uzaklaşmaya başladım. Tabii birkaç adımda bir acaba peşimden geliyorlar mı diye dönüp garsonları kontrol ederek.

O hızlı adımlarla ne kadar yürüdüğümü tam olarak hatırlamıyorum ama dinlenmek zorunda olduğumu hissedince karşıma çıkan ilk banka oturdum. Sanırım büyük bir parkın içindeydim. Karşımdaki ufak tepeye doğru uzayan yürüme yoluna baktım bir süre. Sonra da geldiğim tarafa. Garsonlardan korkup sahilden iyice uzaklaşmıştım. “Neyse, biraz dinlenip geri dönerim.” diye düşündüm. Bir anda tepeden aşağı inen yürüme yolunda bir kadın ve elinden tuttuğu ufak kızını gördüm. Daha sonra tepeden yükselen çocuk seslerini fark ettim. Muhtemelen yukarda bir çocuk parkı vardı. Kafamda bir ışık yandı. Gülümsemeye başladım. Şansım dönüyor olabilirdi. Çocuklar çikolataya bayılırdı.

Kadın ve elinden tuttuğu ufaklık bana doğru yaklaşırken elimi hemen çantanın içine daldırıp birkaç tane çikolata çıkardım. Kadına ve ufaklığa bir tebessüm atıp ayağa kalktım. Elimdeki çikolataları göstererek onlara yaklaştım. Kadın şüpheli bakışlarla beni süzdükten sonra bağırdı.

“Ne bakıyorsun lan?”
“Merhaba hanımefendi. Ben yeni kurulan şirketimizin tanıtımı amacıyla ücretsiz çikolata dağıtımı yapıyorum.”

Yanındaki kızın bileğini kavrayan elini bir anda diğer kolunun altındaki çantasının içine daldırdı ve bir tür sprey tüp çıkarıp yüzüme doğrulttu.

“Yanlış anladınız hanımefendi.” dedim. “Çikolata diyorum.” Kadın tek kelime etmeden ve yüzüme doğrulttuğu spreyi de indirmeden yavaş adımlarla uzaklaştı. Yanındaki ufak kız da giderken arkasını dönüp bana doğru tükürdü. Aramız neredeyse elli metre olmuşken bile kadın spreyi hala bana doğrultuyordu. Kadına arkamı dönüp yürümeye başladım. Biraz sonra hala ordalar mı diye kontrol etmek için döndüğümde kadın ve çocuk yok olmuştu.
“Sen bilirsin. Git marketten tonla para verip al. Şirret karı.” diye bağırdım.

Hay kafama sıçaydım. Tanımadığın çocuğa çikolata mı uzatılırdı? Aklım nereye gitmişti? Nasıl unutmuştum hepimizin aynı kanunlar tarafından büyütüldüğünü? Az önce bana tüküren de yüzüme sprey doğrultan da “Tanımadığın adamlardan çikolata ya da şeker alma” isimli kolektif bilinçaltı kanunuydu. Sadece bununla da kalmıyordu ki. Kanunname, yaramazlık yaparsak bize iğne yapacak gestapo kılıklı teyzelerle, çok konuşursak ağzımıza sürülecek biberlerle, elimizden zorla alınıp dolap üstüne kaldırılan oyuncaklarla, beşkardeşlerle doluydu. Sonuç: Hepimiz sesimizi çıkarmamayı ve tanımadığımız insanlardan korkmayı öğrenmiştik, ha bir de diş doktorlarından.

Buraya kadardı. Doğruca sahile geri dönecektim. İlk otobüse atlayıp işyerine gidecektim. Çantayı, montu, ıvırı zıvırı geri verip evime gidip kafamı dinleyecektim. Bir an sonra Hamsun geldi aklıma. Kelebek gözlüklerinin ardından “Bana bir şans daha ver.” der gibi bakan gözleri canlandı zihnimde. Duraksadım. “Bir de, Victoria’yı siktir et bence.” dediğini duyunca emin oldum. Bir şans daha verecektim kerataya.

Yaklaşık yarım saat sonra, birkaç kayboluşun ve birkaç bakkal amcaya soruşun ardından nihayet sahile vardım. Servisin dağıtım için beni bıraktığı yere doğru yürümeye başladım. Biraz sonra deniz kenarındaki banklardan birindeki çift yüzünden olduğum yere mıhlandım. Bu nasıl bir duygusallıktı arkadaş? Yanlış anlaşılma olmasın, manzara özetle şöyleydi: Gri, kasvetli bir hava, aynı grilikte bir deniz, bir bank ve hemen dibinde bir ağaç, bankın sağ köşesine oturmuş bir adam, kafasını adamın kucağına koyup banka uzanmış bir kadın, adamın elinde bir kitap. “Her neyse,” dedim kendi kendime “Onlar da çikolata yiyorlardır herhalde.” Müdürün “Herkes çikolata sever.” derkenki surat ifadesi geldi gözümün önüne. Kararlıydım. Paramı alıp ayrılırken suratının ortasına iki tane patlatacaktım şerefsizin.

Çiftin yanına henüz varmıştım ki adam suratıma bile bakmadan “Mendilimiz var kardeşim.” dedi.
“İyi de ben mendil satmıyorum ki.” diye cevap verdim.
“Her neyse ilgilenmiyoruz işte.” diye kestirip attı.
Sessizce “İlgilenmezsen ilgilenme lan.” deyip uzaklaşmaya başladım. Tabii acaba söylediğimi duydu mu diye geriye dönüp adamı kontrol ederek.
“İngiliz miymiş bu adam?” diye sorduğunu duydum kadının.
“Ne İngiliz’i. Aslen Çek. Ne anlar o herif edebiyattan.” diye cevapladı adam.

Kan beynime sıçradı. Ama yok rezillik felan çıkarmayıp usulca yoluma devam edecektim. “Çek asıllıymış. Geri zekâlı herif. Başka iş bulamadın mı sevgilinle yapmaya?” diye söylendim içimden. Bu iş de cidden buraya kadardı. Çantadan bir avuç çikolata çıkarıp elimin içinde iyice sıktım. Bir an denize doğru fırlatmak istedimse de vazgeçtim. Önüme çıkan ilk çöp kutusunun içine fırlattım çikolataları. Bereket, her elli metrede bir çöp kutusu dikmişlerdi. Her kutuya bir avuç çikolata bırakarak yürümeye devam ettim. Bir yandan sahilde sevgilisine Kafka okuyan zihniyete sövüyordum. Zihnimden geçen, sahilde Kafka okumak eylemiyle uzak doğulu bir yazarın kitabından yaptığım çağrışım beni biraz olsun neşelendirdi. Sekizinci çöp kutusuna da bir avuç çikolatayı bıraktıktan sonra ani bir sesle irkildim.

“Niye atıyorsun birader çikolataları çöpe? Yazık değil mi?” Ses ilerdeki seyyar simit tezgâhının arkasındaki adamdan geliyordu.
“Sana versem yiyecek misin?” diye sordum.
“Yok, bende şeker var.” dedi adam. “Ama ver sen. Çocuklara götürürüm akşam. Günahtır nimete.”
“Peki.” deyip tezgâha doğru yürümeye başladım. Tezgâhın köşesindeki ufak poşetlerden birini alıp poşeti avuç avuç çikolatayla doldurmaya başladım.
“Yeter, kardeşim bu kadar.” diye araya girdi. Poşeti elimden alıp ağzını güzelce bağladı ve çekmecedeki bozuk paraların yanına attı.
“Çay vereyim mi? İçer misin?” diye sordu.
“Varsa fena olmaz be usta.” dedim. Bir plastik bardak alıp ayağının dibindeki termostan çay doldurmaya başladı.
“Kaç şeker?”
“İki.”
“İki de çok aslında.” diye devam etti. “Ben de senin yaşındayken şekerli içerdim çayı. Sonra n’oldu? Elliyi görmeden şeker hastası olduk.”
“Geçmiş olsun.” dedim.
“Sağ olasın evladım.” dedi. Karton bardağı uzatırken “Öğrenci misin sen?” diye sordu. Yine çatmıştık. Durduk yere bir de sorguya alınacaktık şimdi.
“Yok, usta. Okumuyorum ben.” deyip bu tuzaklı sorudan kurtuldum.
“Olsun.” dedi. Tabii sorgu bu kadarla bitmeyecekti. “Memleketin nere?” diye devam etti.
Biraz düşündükten sonra “Azeri’yim ben.” deyip bu tuzaklı sorudan da kurtuldum.
“Hiç onlar gibi konuşmuyorsun ay balam?” deyip kendi şakasına kahkahalarla güldü adam.
“Birkaç yıldır İstanbul’dayım. Alıştım artık sizin konuşmanıza.” diye cevapladım. Tezgâhın köşesindeki küçük radyo gözüme çarptı. “Çalışıyor mu usta şu?” diye müthiş bir manevrayla sorguyu savmaya çalıştım.
“Evet. Açayım mı?” diye cevapladı.
“Aç abi. Bütün gün böyle sessiz sedasız geçer mi? Nasıl katlanıyorsun Allah aşkına. Benim iki dakikada içim sıkıldı”
“Doğrusun valla.”

Adam radyoyu açıp, yuvarlak kanal arama düğmesiyle oynamaya başladı. Ben de bu sırada çayın yanında tatlı niyetine bir tane çikolata yemek için elimi çantanın içine soktum. Bir çikolata alıp ambalajını açtım. Radyoda ayrılık duygusu yüklü bir türkü çalmaya başladı. Gözlerimle karşı kıyıyı süzmeye başladım. Çayımdan bir yudum alıp çikolatayı ağzıma attım. Bu da neydi? Rezil ötesi bir şey. Saman bile muhtemelen bundan daha lezzetliydi. Bir an midem ayağa kalktı.

“N’oldu? Türküyü mü sevmedin?” diye sordu tezgâhın başındaki adam.

            Biraz önce bir avuç çikolatayı içine attığım çöpün başına koştum. Ağzımdaki iğrenç şeyi çöpe tükürdüm. Çaydan bir yudum aldım. Ağzımın içinde berbat bir tat oluşmuştu. Tekrar tezgâha yöneldim. Bir parça simit yersem ağzımdaki tat düzelir diye düşündüm.

            “Usta, bir parça simit versene.” dedim.
            “Bir parça olmaz birader. Verim bir tane al gitsin.” diye cevapladı.
            “Niye olmuyor bir parça? Takım mı bozulur?” dedim. Cevabı beklemeden tezgâhtan bir simit çekip bir parçasını ağzıma attım. Ağzımdaki tat bir nebze olsun geçmişti. Simidin geri kalanını tezgâhtaki adama uzattım.
            “Ne yapayım ben bunu?” dedi.
            “Hepsini yiyemem şimdi,” dedim. “Sen yersin.”
            “Sende kalsın,” dedi. “Martılara felan atarsın.”
            “Eyvallah.” deyip. Yürümeye başladım. Simidin geri kalanını çantaya çikolataların yanına attım. Birkaç adım gitmiştim ki tezgâhtar arkamdan seslendi.
            “Eee, parası ne olacak bunların?”
            “O kadar çikolata verdik. Onlara say.” deyip uzaklaşmaya başladım. Tabii arkamdan geliyor mu diye birkaç adımda bir geriye dönüp tezgâhtarı kontrol ederek.

            Böyle bir rezalet olamazdı. Bütün gün insanlara samandan bozma bir çikolata verebilmek için dolaşıp durmuştum. Netice elde var sıfırdı. İyi ki de öyleydi. Birileri bu çikolatayı benim yanımda açıp yeseydi ben de muhtemelen oracıkta temiz bir dayak yerdim. Bu sefer kesinlikle geri dönüyordum. Evime gidip rahat rahat Hamsun okuyacaktım. Önce işyerine gidip müdürden paramı alacaktım. “Amacımız piyasanın en kaliteli çikolatasını üretmek.” diyen müdürün aptal suratı geldi gözümün önüne. Paramı alıp, ağzının ortasına iki tane patlattıktan sonra bu çikolataları ona zorla yedirecektim.

            Otobüse binmek için başladığım yere geri döndüğümde birkaç saat önce martılara hikâye anlatan delinin aynı yerde olduğunu gördüm. Hikâyeyi bitirip denizde hayali taşlar sektirme faslına geçmişti. Herife bulaşmak gibi bir niyetim yoktu. Ancak beni görür görmez bağırmaya başladı.

            “Yine mi sen lan? Rahat bıraksana oğlum beni!”
           
            Cevap vermedim. “Boş ver canım.” dedim içimden “Büyüklük bende kalsın.” Şimdi olanca hıncımı bir deliden çıkarmanın da anlamı yoktu zaten. Ama onunla hala uzlaşabilirdim. Bana durduk yere bağırdığı için ona kızgın değildim. Ona iyi niyetle yaklaşıp bunun için üzülmesini sağlayabilirim diye düşündüm. Hem ben de ona küfretmiştim. İki taraf için de temiz bir anlaşma sunmak için elimi çantama sokup çikolataların yanındaki simidi çıkardım. Simidi havaya kaldırıp beyaz bayrak sallayan bir asker gibi yavaş adımlarla deliye doğru yürümeye başladım.

            “Al dayı.” dedim simidi göstererek. “Martılara atarsın.”
            “İstemiyorum lan simidini filan. Siktir git buradan.” diye bağırdı tekrar. Sonra yerden hayali taşlar alıp bana fırlatmaya başladı.
            “Sen bilirsin.” deyip yolun karşısındaki otobüs durağına yürüdüm.

            Sıkışık trafikte geçen iki saatin ardından iş yerine ulaştım. Girişteki güzel kadın bana müdürün arka bahçede çay içtiğini söyledi. Hızlı adımlarla arka bahçeye gittim. Otobüste geçirdiğim yaklaşık iki saat içerisinde gün içinde biriken sinirim biraz olsa da dinmişti. Ama sonra otobüs merdiveninde duran, ağızlarından sadece cıvık bir “Aşkım” kelimesi çıkan ve öpüşüp duran ve muhtemelen çikolatalardan da bir bok anlamayan çifti ve yanındaki gence “Yüzün çok kötü olmuş. Çok çikolata yeme.” diyen teyzeyi hatırlayıp müdürle yapacağım son konuşmaya hazırladım kendimi.

            Arka bahçeye adımımı attığımda müdür çayından son yudumlarını alıyordu. Beni görür görmez dibinde içilecek en az bir yudum daha kalmış bardağı masanın üzerine bırakıp bana döndü. Çay içmeyi bile bilmiyordu salak.

            “Bitirip geldin demek!” dedi sevinçli bir yüz ifadesiyle.
            “Yok,” dedim “Hepsini çöpe döktüm.”
            “Fena şakacı çocuksun sen ha.”
            “Yoo. Şaka filan yapmıyorum baya döktüm işte.” dedim gayet ciddi bir ifadeyle.
            “Nasıl? Delirdin mi sen?” Yüz ifadesi bir anda ciddileşmişti.
            “Ben de tam aynı soruyu sana soracaktım. Bu nasıl bir bok lan?” dedim. Belimdeki çantadan bir tane çikolata çıkarıp yüzüne fırlattım. Havada yakaladı. En azından havada uçuşan bir şeyleri yakalama konusunda yetenekliydi piç.
            “Konuşmana dikkat et önce.” diyerek beni uyardı.
            “Sen önce şu çikolatadan bi’ye.” diye cevapladım. Elindeki çikolatanın ambalajını açtı. Hızlıca ağzını atıp çiğnemeye başladı. Ağzı doluyken cevapladı.
            “Nö vaor ki bu çikolotodo?”
            “Bir şey yok işte. Onu diyorum ben de.”
           
            Yanıma yürüdü. Elini çantama sokup bir tane daha çikolata çıkardı. Bu sefer ambalajı açıktan sonra küçük çikolatayı ikiye bölüp bir parçasını bana uzattı.
            “Al, ne varmış sen söyle.” Çikolataları aynı anda yemeye başladık. Aman Tanrım. Bu müthiş bir şeydi. Bitter aromalıydı hem de. En sevdiğimden. Kusursuz bir katkı oranlamasına sahipti. Bu çikolata kesinlikle piyasada kendine bir yer bulacaktı. Çikolatanın eşsiz lezzeti yüzümde kontrol edemediğim bir tebessüm oluşmasına neden olmuştu. Ya da bu tebessümün nedeni kontrol edemediğim sinirlerimdi.
            “Çık dışarı.” dedi müdür. Önemli değildi. Damağımda böyle bir lezzet oluştuğu anda bana “Beşiktaş sekiz yedi.” deseniz bile umursamazdım.
            “Çık lan dışarı. Terbiyesiz.” diye bağırdı müdür. “Giderken montu da çıkıştaki vestiyere as.”

            Müdüre verecek bir cevap bulamadım. Ağır hareketlerle arkamı döndüm. Bahçeden işyerine giren kapının eşiğinin üzerindeyken Beşiktaş’tan, sekizden ve piçin yeteneğinden yaptığım çağrışımı fark edip gülümsedim. Yetenekli bir kaleciye ihtiyacımız vardı. Evet, evet. Bu olabilirdi. Nasılsa iş başka, arkadaşlık başkaydı. Ani bir hareketle müdüre dönüp sordum.

            “Salı 9-10 müsait misiniz?”
            “Siktir git lan buradan.”

            Dediğini yaptım. Girişteki vestiyere üzerimdeki sol göğüs hizasına sektöre yeni girmiş bir çikolata firmasının amblemi dikilmiş montu asarken kendime kızdım. Hayrettin’i nasıl unutmuştum. O da müthiş kaleciydi. Eve varır varmaz onu arayacağımı beynime not ederek dışarı çıktım.

            Aynı zamanda müzik de çalabilme yeteneğine sahip telefonumdan en sevdiğim şarkıyı açmış, kulaklıklarımı takmış, melodinin keyfine vararak evime yürüyordum. Ortasında bir yerlerde evime çıkan sapağın olduğu ana caddenin köşesine geldiğimde gördüğüm şey beni karşı konulmaz bir acı duygusuna sürükledi. Yanlış anlaşılma olmasın, manzara özetle şöyleydi: Bir kitapevi ve camına asılmış bir yazı. “Bütün kitaplarda %30 indirim.” Yazıklar olsunlar, tühler, aklıma sıçayımlar iç içe geçmişti. Kırk liramı sormayı unutmuştum ve bir de bir parçası koparılmış simidimi çantanın içinden almayı. Simidi almam en azından bir geceyi daha açlık sancılarıyla geçirmemiş olmam demekti. Kırk liram olsaydı kitapevi camındaki yazıyı görmemden sonra hiç etmese en azından beş tane Hamsun ederdi. Kelebek gözlüklerine tükürdüğümün uğursuzunun “Hepsini siktir et.” der gibi bakan gözleri canlandı zihnimde. Duraksadım. “Aç kal lan köpek!” dediğini duyunca emin oldum. Bir şans daha verecektim kerataya.

M.Mert Güney
Aralık/2012


25 Aralık 2012 Salı

İç Açılar Toplamı


I

            Kendini öldürmeye çalışmayı önemli bir şey sandığını anlatıyordu kadın. Birkaç sene öncesine kadar düzenli aralıklarla bir ya da iki kadeh viski eşliğinde yarım düzine ilaç yuttuğunu ve her denemesinden sonra kendini parlak beyaz bir hastane odasında vücuduna sokulmuş borularla uyanırken bulduğunu. Burada değilken gördüğü rüyaları anlatıyordu, rüya olduğuna şüphe duyduğu şeyleri. Bir tren istasyonu vardı mesela. Tam hatırlayamıyordu. Her neyseydi. Seni sıkıyorum galibaydı.

            “İyi gidiyorsun aslında.” dedim.
            “Her neyse,” dedi “bir şeyler içmek ister misin? Bir yerlerde özel günler için sakladığım bir şişe viski olmalı.”
            “Olabilir.” Dedim. “Bunun özel bir gün olduğundan emin misin?”
            “Yeni bir insan tanıyorum ya.” dedi gülümseyerek.

            Ayağa kalkıp odanın köşesindeki mini bara yöneldi. Bir yandan ilk viski içtiği günü anlatıyordu, çok sarhoş olduğunu. Adını hatırlayamadığı gri ceketli çocuk yüzündendiydi. İlk birlikte oluşları o geceydi galibaydı. Ufak bir kahkahaydı. Barın alt kapaklarını açmak için eğildiğinde gözlerim kalçasına kaydı. Ayıptı. 

            “Sanırım bulamıyorum ben bu şişeyi.” dedi. Sıkılgan bir ifadeyle bir müddet duraksadıktan sonra ekledi. “Başka bir şeyler ayarlayabilirim ama.” Ağır adımlarla buzdolabına yöneldi. Kapağı açıp biraz bakındı.
            “Zahmet etme birazdan gidece…” Cümlemi bitirmek üzereyken gülümseyerek ve ellerindeki bira şişelerini sallayarak yerine geri döndü.
            “Bir tane içebilirim sanırım.” dedim uzattığı birayı alırken.
            “Sağlığına,” dedi. Gözlerimin içine bakarak biraz bekledi. “Adını söylediğini sanmıyorum.”
            “Yansı.”
            “Güzel bir isim.” Biraların birbirine çarptığında çıkardığı ince ses odaya doldu. Koltuğuna iyice gömülüp pencerenin kenarındaki gramofona bakmaya başladı. Dönüp meraklı bir bakış attım. Oldukça şık bir şeydi. Oldukça da pahalı olmalıydı. Üzerinde durduğu sehpanın yanına bir sürü plak saçılmıştı. Ayağa kalkıp gramofona yöneldi. Plaklardan birini taktı. Orta hareketli sayılabilecek bir şarkı çalmaya başladığında hafif hareketlerle dans etmeye başladı.
           
            “Biliyor musun? Bu adam da intihar etmiş.” dedi. Adamın hayat hikâyesinden kesitler anlatmaya başladı. Ölmüştü. Amsterdam’dı. Yine de kesin olarak intihar etmiş olduğu söylenemeyebilirdi.
“Pek intihar edecek bir adam gibi söylemiyor bence.” dedim. Mini barda viski şişesini ararken attığına oldukça benzeyen bir kahkaha attı. Ağır hareketlerle dans ederek koltuğuna geri dönerken gözlerim belinin kıvrımının bittiği yere ve göğüslerine kaydı. Daha ayıptı.

“Bu tarzı daha sıklıkla dinlemeye o günlerden sonra başladım.”
“Hangi günler?” dedim. Adını hatırlayamadığı gri ceketli çocuğu kıskandığımı hissetim bir an.
“Bilirsin işte,” dedi. “Hastane günlerinden sonra.” Duraksadı. “O uygulamalardan en iyi verimi loş bir gece lambası ışığında, yalnız başına ve arka fonda daha karanlık şarkılar çalarken yaptığında alıyordun.”

            Şarkıyı söyleyen adam bir anda şarkının tonunu ve ritmini daha da yükseltti. Kadın hızlı bir hareketle doğrularak kafasını ritme uydurmaya başladı. Biraz sonra durdu. Böyle garip bir harekete hiç gerek yoktu değil mi ?ydi. Seni korkutuyorum galibaydı.

            “İyi dans ediyorsun aslında.” dedim. Orta hareketli sayılabilecek şarkı çalmaya başladığında hafif hareketlerle dans ederken attığına benzeyen bir kahkaha attı. Gözlerim boynundaki pürüzsüz kuytuya, tanrı işi bir tenkalem çalışması çenesine ve gözlerine kaydı. Ayıp olmayabilirdi. Yüzüne düşen bir tutam saçı eliyle kulaklarının arkasına atmadan önce bir süre inceledi.
            “Sence bu renk bana yakışmış mı?” dedi.
            “Oldukça.” dedim elimdeki bira şişesinin kapanış yudumlarını alırken.
            “Biliyor musun? Nerdeyse her renge boyadım yıllarca.” Basit bir gülümsemeyle karşılık verdim. “Bir yerde renkler üzerine bir şeyler okuduktan sonra insanları benden uzaklaştıracak bütün renkleri denedim. Bir ara beyaz bile yaptım.” Elimdeki boş bira şişesini koltuğun ayağının yanına bıraktım. Üzülmüş bir ses tonuyla “Hepsi o zamanlardı tabi.” diye devam etti.
            “Kasabanın En Güzel Kızı’nı okudun mu?” dedim ayağa kalkarken.
            “Sanırım hayır.” dedi. Saçlarıyla oynamaya başlamıştı. Mini barın üzerinde duran cep telefonumu şarj aletinden ayırıp cebime attım.
            “Teşekkür ederim.” dedim telefonu göstererek.
            “Viski şişesini nereye koyduğumu hatırladım.” dedi heyecanla.
“Kusura bakma artık gitmem gerekiyor.” Cebimden çıkardığım kâğıt parçasına bakıyordum. Uzun boyunlu adam birkaç gün önce vermişti. Üzerinde peron ve saat numarası yazıyordu. Birkaç saat sonraydı hepsi. Bir otobüs bileti bile alamamıştım ya da almamıştım. Tam hatırlamıyorum. Her neyse. Dairenin kapısını araladım.
“Evet, şimdi hatırlıyorum.” dedi kadın üzgün bir ses tonuyla. “Kesinlikle bir tren istasyonu vardı.” Sol kaşının üzerinde kalan uzun, sarı, ipeksi saç telinin farkına varıp dudaklarıyla alnına doğru üfledi.
            “Neden vazgeçtin?” dedim.
            Yaşamaktan bir beklentisi olmadığı için yapıyorduydu. Bütün bu süreç bir şeyi anlamasına yardımcı olmuştuydu. Ölmekten de bir beklentisi yoktu artıkdı. Hayat ve ölüm arasında hiçbir mesafe yoktu. Gözlerini gözlerime dikti. Bakışlarıyla öldürme yetisi olsaydı, öyle bir öldürme ki hiç acı çektirmeden, nefessiz bırakmadan, yaşlandırmadan ya da yılları saydırmadan; bu anı seçmeliydi.
            “Yansı,” dedi. “Sen benim adımı öğrenmeyecek misin?”
            Kapıyı çekip çıkarken “Medusa” diye fısıldadım. Kapalı kapının ardında mini barın alt kapaklarında viski şişesini ararken ve orta hareketli şarkı çalmaya başladığında hafif hareketlerle dans ederkenki gibi ağlamaya başladığını duyum.

II

“Üzgünüm,” diyordu uzun boyunlu adamın telefondaki mekanik sesi. “Hayat ve Ölüm Arasında’dan beri hiçbir şey katamadın bize. Belki de aceleci davrandık senin hakkında… Yarın ofise gelip çıkış işlemlerini yapabilirsin...”

III

            Cebime hızlı hareketlerle sokuşturduğum bileti tekrar incelemeye başladım. Sokağın başına gelene kadar bilete anlamsız bakışlar atıyordum. Sokak köşesindeki döner ustası dükkânın dışında sigara içerken ayağının dibindeki kediye sert tekmeler savurmaya çalışıyordu. Durup bir süre seyrettim. Dükkânın içindeki televizyonda gereğinden fazla güzel bir sunucu dünyanın sonunun gelmesiyle ilgili haberleri eğlenerek okuyordu. Her şeye boyun eğebilirim. Her şeyin bitmesi işime gelir. Bir gezegen ya da haddini fazlaca aşmış bir kaya parçası çarpıp ortadan ikiye bölebilir dünyayı. Kabulümdür. Bu cümleleri kendini öldürmeyi bir zamanlar önemli bir şey zanneden kadın da okuyor olabilirdi beynimin içinde. Tam hatırlamıyordum. Her neyse.

            “Selamın Aleyküm ağbi.” Dedi dönerci ustası.
            “Aleyküm Selam.” Birkaç adım uzaklaştıktan sonra dönüp devam ettim. “Vurmasana usta kediye, yazık değil mi?”
            “Çok fena dadanıyorlar ağbi sonra.”
            “Eyvallah.”

            İki otobüslük ve biraz da tabanvaylık mesafeyi geçtikten sonra sarı ve beyaz boyaları akan tren istasyonunu gördüm. Yaklaşık iki yüz metrelik düz bir yolun sonundaydı. Yol üstünde sağa sola düşüncesizce fırlatılmış giysiler dikkat çekiyordu. İğrenç bir insan atığı kokusu geliyordu burnuma. Bastığım yere dikkat ederek istasyona doğru yürümeye başladım. Yolun yarısını en az hasarla atlattığımda yol kenarında bir ihtiyarın seslenmesini duydum. Elinde tuttuğu bir çift temiz siyah ayakkabıyı sallayarak bana doğru bağırıyordu.

            “Genç adam. Bu ayakkabıları üzerindeki ceketle değiştirmeye ne dersin?”
           
            Cevap vermedim. Dikkatli adımlarla gayet pahalı markaların ürettiği pantolonlar, gömlekler, etekler, ceketler yığınına basmamaya çalışarak yürümeye devam ettim. Bir süre sonra geriden gelen su sesi beni durdurdu. Arkama döndüm. Az önce ceketimi elindeki ayakkabılarla değiştirmek isteyen ihtiyar elindeki ayakkabılara işemekle meşguldü. Elimi cebime götürdüm. Bilet hala yerindeydi. İhtiyarı dikkate almadan istasyona doğru yürümeye başladım.

            Birkaç dakika sonra istasyonun giriş kapısına varmıştım. Ahşap kapıyı iteleyip büyük bekleme salonuna girmek üzereyken salonun ortasında çekilmiş kara tahtayı ve başında onu silmekle meşgul memuru gördüm. İçeri adımımı atarken son kelimeyi siliyordu. Yans…
Kendimden emin adımlarla memura yürüdüm.

            “Pardon,” Cebimdeki bileti çıkarıp memurun yüzüne uzattım. “Benim biletim var!” diye haykırdım. Biletimi biraz inceledikten sonra kara tahtada kalan son harfleri sildi. S  “Pardon beyefendi” N “Ama” A “sizin treniniz” Y “az önce gitti.” Duvardaki büyük saate ve elimdeki bilete baktım. Trenin kalkmasına yaklaşık yirmi dakika vardı. Bileti memurun suratına daha da yaklaştırarak sordum. “Nasıl olur? Bir yanlışlık olmalı.”
            “Kusura bakmayın beyefendi. İsterseniz dışarıda bir sonraki treni bekleyebilirsiniz.” Kara tahtayı silerken oluşan toz bulutu bütün bekleme salonunu doldurmuştu.
            “Öyle olsun.” deyip sinirli hareketlerle perona yürüdüm. Bilette yazanla aynı numaralandırılmış peronda beklemeye başladım. Biraz sonra birkaç oturak yanda bekleyen yaşlı adamı gördüm. Az önce bana elindeki ayakkabıları ceketimle değiştirmeyi teklif eden ihtiyarın ta kendisiydi. Epey yaşlı görünüyordu. 70 mesela iyi bir yaştır diyordum içimden ya da bu cümleleri kendini öldürmeyi bir zamanlar önemli bir şey zanneden kadın da okuyor olabilirdi beynimin içinde. Yavaş adımlarla ona doğru yürürken cebinden çıkardığı tütün tabakasından bir dal sigara sarmaya başladı. Yanına vardığımda sigarayı ağzına tutturmuştu. Cebinden çıkardığı Amerikan yapımı çakmakla sigarasını aleve verirken alaycı bir kahkahaya karışan cümleleri şöyleydi.
            “Genç adam. Ateşin var mı?”
            “İhtiyar,” dedim gözlerimle dudağındaki sigarayı işaret ederek. “Bu yaşta hala içiyorsun sıkıntı olmuyor mu?”
            “Sen beni boş ver.” dedi ihtiyar. Ayağa kalkıp yanıma geldi. Beraber bekleştiğimiz peronun içeriye, bekleme salonuna, bakan penceresinden kara tahta başındaki memuru işaret etti eliyle. Pencereden içeri baktım. Memur keyif dolu hareketlerle kara tahtaya bir kaç tane üçgeni iç içe çiziyordu.
            “Az sonra yanına büyük bir soru işareti atacak.” dedi ihtiyar. Çizimi bitiren memura baktım. İç içe çizdiği üçgenlerin yanına kocaman bir soru işareti koydu. “Yedi tane çiziyor.” diye devam etti ihtiyar. “Ama soru işaretini silip yedi yazan herkesi tersleyip dışarı atıyor.” Gülmeye çalışması içli bir öksürükle son buldu.
            “Yani?” dedim.
            “Bana sorarsan iç açılar toplamını soruyor.”
            “Harbi ya. Yedi tane olunca ne olacak o?”
            “Bilmem.” deyip az önce geldiği oturağa doğru yürümeye başladı.
            “Eyvallah.”

            Perondan bekleme salonu girişine açılan kapıyı aralayıp içeri adım attım. Kara tahta başındaki memur neşeli bir şarkıyı ıslığıyla çalıyordu. Kafamı hafifçe eğerek memura selam verip az önce istasyona giriş yaptığım ahşap kapıyı tam tersi yönünde açtım. Büyük bir gacırtı çıktı kapıdan. Kapalı kapının ardından memurun ya da ihtiyarın salonu inleten kahkahası duyuldu. Tam hatırlayamıyorum. Her neyse.

IV

            İki otobüslük mesafeyi geçtikten sonra bir tabanvaylık mesafeyi yürümeye devam ediyordum. Tam olarak geldiğim yere dönüyordum. Biraz sabrettikten sonra Kediyi Dövmeye Çalışan Dönerci Sokağına varacaktım. Birkaç adım önümde sarhoşun ya da delinin teki yürüyordu. Adını sayamayacağım kadar pislik ve kirle kaplanmış gömlek ve pantolonun dışında dikkati çeken tek şey sırtına vurduğu poşetler dolusu ağırlıktı. İçinde her şey olabilirdi. Kelle paça denilen çorba bazen oldukça kötüye yorulabilirdi.

            Bu sarhoş ya da deli yürüdüğüm istikamette yürümeye ısrarlıydı. Zararsız olduğunu biraz sonra anlamıştım. Ancak hemen arkamızdan gelen bir karaltı beni huzursuzlaştırmaya yetmişti. Önümdekinin delinin teki olmasını anlayabilirim ama arkamızdaki karaltı… Bazı insanlar hiç delirmez. İlk sapaktan sağa sapıp kendimi karanlığa kavuşturduğumda durup önümdeki deli ya da sarhoşu ve bizi izleyen karaltıyı izledim. Karaltı hala biraz önce önüm sıra giden adamı takip ediyordu. Kendimi tamamen güvende hissettiğim o anda cebimdeki telefonun gürültülü çalışıyla irkildim. Uzun boyunlu adam arıyordu.

            “Efendim.” diye cevapladım telefonu bütün heyecanımı yatıştırmış bir ses tonuyla. Karşıdan hiçbir cevap gelmedi. Sonra aklımda bütün gücümle, patlayan bir geceyi anlatmak istedim telefona. “Efendim. Bir şeyler düşündüm bu gece. Hayat ve Tren İstasyonları Arasında diye bir şey yazabilirim sanırım.”
            “Emin misin?” dedi uzun boyunlu adamın telefondaki mekanik sesi.
            “Oldukça.” diye cevapladım.
           
V

            Uzun uzun kapıya vuracağımı sanıyordum. Öyle olmadı. Birkaç saniye sonra kapı açıldı. Medusa gülen gözleriyle boynuma atıldı.

            “Lütfen,” dedim Medusa’yı elimle iterek. “Gerçek bir içkiye ihtiyacım var.”
            “Tabii.” Mini bara yöneldi. Mini barın altındaki kapaklardan birini açtı. “Başından beri hepsi buradaymış.” dedi viski şişesinin de içinde olduğu poşeti kaldırırken.
            “Peki,” dedim birkaç saat önce oturduğum kanepeye tekrar oturmak üzereyken. Ani bir hareketle doğruldum köşedeki gramofona yöneldim. Sehpanın dibine saçılmış plakları karıştırmaya başladım. “Tom Waits” diye bağırdım elimdeki plaklardan birini bardaklara viski doldurmaya uğraşan Medusa’ya uzatarak.
            “Müthiş seçim.” diye yanıtladı elinde bardaklarla birkaç saat önce oturduğu kanepeye doğru yürürken.
            “Daha karanlık mı?” diye sordum. Evet demedi ya da dedi. Tam hatırlamıyorum.
   
            Mini bara yönelip az önce servis ettiği viskinin de içinden çıktığı poşeti kaldırıp tezgahın üzerine döktüm. Bir sürü reçeteli ilaç kutusu neredeyse hiç bozulmamış halleriyle tezgaha döküldü. Cebimdeki telefonun ani titremesini duydum. Mesajı okumak için ekranı sürükledim. "İyi misin lan? Ne iç açısı?" içerikli bir kısa mesaj gelmişti. Medusa koltuktan kalkıp yanıma geldi. Gözlerim bir yerlerine kaydı. Ayıp mıydı? Her neyse.

M.Mert Güney
Aralık/2012





7 Temmuz 2012 Cumartesi

Böceklerin Saati

Camus cennetlik bir adamdı. Dostoyevski daha hayattayken cehennemi görmüştü. Sokak lambalarının uğultusu açık pencereden odaya doluyordu. Istrati dürüst bir serseriydi. Freud neredeyse her zaman haklıydı. Saat gece yarısını biraz geçmişti. Bakunin yıllar önce ölmüş anarşist babalardan biriydi. Duvara asılı geniş posterdeki adam flaşlar patladıktan birkaç saniye sonra bardağındaki viskiyi bitirecekti. Gözleri mutfağa dikiliydi. Duvardaki posterdeki adama inanmak ya da inanmamak çözmesi size kalmış bir iç çekişmeydi.
Kadın içeri girer girmez kendini posterin tam karşısındaki kanepeye attı. Gözlerini beyninin içine devirip kafasını geriye yasladı. Kanepe, üzerinde binlerce kez oturulmaktan ve yatılmaktan iyice içine göçmüştü.
“Sakin bir müzik açsana.” Dedi ayakkabılarımı çıkarmaya uğraşırken.
“Bilgisayarı açabilirsin.” Dedim.
Hafif bir hareketle doğrulup sehpanın üzerindeki bilgisayarı çalıştırdı. Biraz sonra elleri tuşların üzerinde nazikçe gezinmeye başladı. Tuşların arasındaki yıllanmış tozlardan utanmaya başlamıştım. Birkaç saniye içinde hafif bir keman sesi odadaki sokak lambası uğultusuna karışmaya başladı. Çocuksu bir gülümseme oturdu kadının suratına. Posterdeki adam istifini bozmadan uzaklara bakıyordu. Çalan şarkıyı posterdeki adam da dinlemişti ve o sıralar Fante kör olmuştu. Chostakovitch şişe dibi gözlükler takıyordu.
Geçen gece bitiremediğim şarabı almak için mutfağa girdim. Şarabı birkaç gün sonrasına bırakmak normalde huyum değildi. Ancak o gece, kumpir faciamızdan sonra Selim’in bütün suçu yine bize yıkması aklıma geldiğinde devam etmeye çekinmiştim. “Çok içiyoruz,” demişti Selim. Mahvolmuş midelerimiz vardı. Celine bir doktordu. Hemingway savaşmaktan bıkmak üzereydi.
“Şunu açabilir miyiz?” diye seslendi kadın içerden.
“Tabii ki.” Diye cevapladım neyi açmaktan bahsettiğini bilmeden. Zaten fazla bir şansı yoktu. Kırmızı loş bir ışık verecek abajuru ya da odayı gürültülü bir serinlikle dolduracak pervaneyi kastediyor olmalıydı. Işıkların söndürülüşünü duydum. Sevindim. Gürültülü serinliğin baş ağrısıyla uyanmayacaktım.
Bir elimde şarap şişesi diğerinde kulplarından tuttuğum iki kahve fincanıyla posterin karşısındaki kanepeye yürüdüm.
“Kusura bakma. Kadehim yok,” dedim. “Hiç olmadı.”
“Önemli değil.”
Şarabı ve kadehleri sehpanın üzerine bıraktıktan sonra kadının tam karşısına bir sandalye çektim. Kadın şarabı bardaklara boşaltmaya başlamıştı. Üzerindeki ince hırkayı çıkarıp kanepenin üzerine savurmuştu. Askılı elbisesinin omuzlarına dağılan saçları çok daha etkileyici bir hale gelmişti. Arka planda bitiyordu bütün güzellik.
“Bu adam kim?” diye sordu duvardaki posteri göstererek.
“Babam sayılır.”
“Nasıl yani?” dedi. Suratına hafif bir gülümseme yerleşmişti.
“Yani,” dedim. “İlkel benliğimin babası.”
“Çirkin bir ilkel benliğin varmış.” Posterdeki adamın umursamaz tavrı daha da kesinleşmişti.
Bardakları yavaşça birbirine dokundurup birer yudum aldık. Bardağı sehpaya bırakmak için kolunu uzatırken omzundaki Anka kuşunun kanadı koluna doğru açıldı. O an esmer bir tene yakışabilecek başka bir dövme düşünemiyordum. Gözlerini yavaşça kapadı. Kendini müziğin hafif ritmine kaptırıp sağa sola salınmaya başladı. Kaşları, gözleri üstünde iki ince kâğıt kesiği gibi kırılgan duruyordu. Suratının şekli kusursuza yakındı. Gereğinden fazla güzeldi kadın dolayısıyla olaya hep en uzaktaydı.
“Biliyor musun?” dedim “Güzelliğin her şeyi mahvediyor.” Posterdeki adam gülümsedi. Güzel bir kadının çirkin yan etkilerini iyi biliyordu posterdeki adam. Robinson kanının son damlalarını eski model bir otomobilin içinde akıtıyordu. Scott güzel bir kadın yüzünden yazamıyordu.
Aniden doğruldu. Ne demek istediğimi anlamaya çalışıyordu.
“Hiç dokunamayacağım her şeyin temsilisin karşımda,” dedim “Hiçbir zaman benim olmayacak bir çift gözün ve davetkâr dudakların sahibisin.”
“Böyle olmalıydı…” diyordum içimden. “…Yeterince kadın tanımamış bir adamın boş düşünceleri.” Tek bir kadın, kalabalık bir kadın çoğulluğundan uzak durmana sebep olabiliyordu.
Utangaç bir gülümseme oturdu kadının yüzüne. Doğruldu. Gözleri hiçbir anlam ifade etmeyecek kadar masumca yaklaştı gözlerime. Elleri suratımı hafifçe kavradı ve dudaklarımı dudaklarıyla buluşturdu kadın. Ağır, derin soluk alış verişleriyle dolu bir öpüşmeydi bu. Göğsünün içinde ürkek bir kalp taşıyordu ve o kalbin sıklıkla çarpışının gürültüsü odanın içindeki bütün seslerden daha baskındı.
Sehpayı sarsmayacak hareketlerle yanına oturdum kadının, dudaklarımızı birbirinden ayırmadan. Ellerimi yavaşça elbisesinin içine soktum. Soğuk ellerimi bacaklarında gezdirmeye başladığımda sert bir hareketle kendini geri çekti kadın. Beni elleriyle geriye itti, ezilmiş kanepenin en ucuna. Posterdeki adamın kahkahasını yalnızca ben duydum. Acı çekiyordu Mavi Kuş. Camilla ölüm döşeğindeki bir adama vurgundu.
Kadın ağlamaya başladı. Birkaç dakika sessizce ağlayışını izledim daha sonra üstünü toparladı. Kanepeye savurduğu hırkasını eline alıp üzerine serdi.
“Lütfen,” dedi. “Bana bunu yapma.” Parmaklarının arasındaki yıllanmış tozlarından utanmaya başlamıştım ellerimin. “Annemin, babamın bile dokunmasına katlanamadığım yerlerim var.” Diye devam etti. Adler aşağılıklarla uğraşan bir adamdı, naziler yükselişteydi, Freud her zaman haklıydı.
“Peki.” Dedim. Sehpanın karşısındaki sandalyeye geri döndüm. Bardağımdaki şaraptan büyük bir yudum çektim. Kadın hırkasını tekrar üzerine giydi ve kapıya yöneldi.
“Ben artık gitmek istiyorum.”
“Peki. Eşlik etmemi ister misin? Biraz geç oldu.”
“Gerek yok. Bir taksiye atlayıp giderim.”
“Sen bilirsin.”
Ayakkabılarını hızlı hareketlerle giydi. Kapıyı çekti ve gitti. Şişenin sonundaki şarabı bardağıma boşaltıp hızlıca içtim. Posterdeki adamın elinde hala viski vardı ve umursamaz gülümseyişi hiç bozulmamıştı. Pencereye yöneldim. Pencereyi açıp kadının apartmandan çıkışını izledim. Sokağın girişine kadar yürüdü. Biraz bekledikten sonra geçen taksilerden birini durdurdu. Bindi ve pencereden gördüğüm kadarıyla gitti.
Benim de suratıma umursamaz bir gülümseme oturmuştu. Yavaşça kendimi kanepenin üzerine bıraktım. Duvardaki posterdeki adamla yüz yüze geldiğimde gülümsemem geniş bir kahkahaya doğru eviriliyordu.
“Güzel kadınlar,” dedim postere kahkahaya dönüşen cümlelerle. “Hep bir yere gider.” Üstü toz bağlamış posterdeki adamın elindeki viski bardağını kıskanmıştım. Ayyaşın tekine göre kaliteli içiyordu. Onun da midesi mahvolmuştu bir kere. “Ve orası genellikle senin yatağın değildir.” Diye ekledim. Kelimelerimdeki kahkaha birkaç saniye içinde büyük bir ciddiyete bürünmüştü. Hızla doğruldum. Posterdeki adamın uzakları süzen gözlerinin içine bakıp haykırdım.
“Şimdi doğru söyle! Bu senin cümlen miydi?”
Cevap vermedi posterdeki adam.
Elindeki viskiye lanet ettim adamın. Dolapta en azından bir biram olmalı diye geçirdim içimden. “Ne demek çok içmiyoruz?” demişti Selim. “Her gecenin sonunda ben sızmak üzereyken dolaptan fazladan bir bira çıkarmıyor musun?” Selim’in ruhu duymayacaktı.
Peru, Llosa’nın bütün gereksiz eylemlerine rağmen gizemli bir ülkeydi. Payne soğuk bir fotoğraf karesi. Saat gece yarısını bir hayli geçmişti.
Mutfak girişinde soluk beyaz renkte bir böcek geziniyordu. Işığı açar açmaz durdu. Yavaşça dolaptan fazladan bir birayı çıkardım ve odama yöneldim. Böceğin birer siyah noktayı andıran gözleri bütün hareketlerimi izlemişti. Odamda kitaplığa baktım. Ders notları ve kitaplardan oluşan sırayı kurcalamaya başladım. Cohen bir müzisyendi. Azgın bir yaşlı edip olduğunu söyleyenler de vardı. Defalarca bıraktığım bir dersin gereğinden fazla kalın, çıkmış sorularını elime aldım. Kadın ağlamaya başlamıştı ve gitmişti. Gökyüzü siyahtı.
Yavaş hareketlerle mutfağa yöneldim. Işığı açtığımda soluk beyaz renkteki böcek hala ordaydı. “Annemin,” demişti kadın “babamın…” Böcek ağır hareketlerle tezgâhın altına kaçmaya çalışıyordu. “…katlanamadığım…” Elimdeki kalın kâğıt destesini havaya kaldırdım. Yerleri vardı kadının. Desteyi hızlıca böceğin üzerine çarptım. Gövdesi zemine yapıştı. Tezgâhta dizili bardaklara baktım. Hala kadehim yoktu. Camus hala cennetlik bir adamdı. Dostoyevski daha hayattayken cennetten nefret etmişti. Istrati dürüst bir serseriydi. Kadın, gözlerinden yaşlar akıtmıştı. Fante kördü. Hemingway savaşı görmüştü. Celine de. Taksiyi durdurmuştu, binmişti ve gitmişti. Posterdeki adam kirli sesiyle bir şarkı söylemişti. Scott’un kadını taksiyi durdurmamıştı. Robinson kan kaybından ölmüştü. Camilla… Gövdeden ayrılan kafası kaybolmuştu. Saat gece yarısını bir hayli geçmişti. Kafka’nın canı cehennemeydi.

M.Mert Güney
Temmuz/2012





14 Mayıs 2012 Pazartesi

HiçBirYer'e Giden Yol


Geç kalınmış her söze;
I
            Her şey kelimenin tam anlamıyla sarhoş olmak adınaydı. Gri bir araba ve arabanın tekerlekleri, tekerlekler altında eriyip giden yol, göreceli uzun bir zaman dilimini kapsayan sorgusuz bir karanlık, yakın bir petrol ofisi marketinin aydınlığı, o market içinde, “görecesiz en köşede” “göreceli soğuk içiniz”ler cenneti. İçindekiler: Su, arpa maltı, özel seçilmiş tahıl, şerbetçiotu, bira mayası. Ayağımın altında, kopya edilip mavi bir kartona sığdırılmış 12’lik birkaç cennet bahçesi. Asfaltı göremeyeceği kadar gözünün dibine soktum telefonu şoförün. “Kadınlar.” Dedi. Sustu.
            Arabayı telaşsızca sürüyordu. Elini kolonlardan yükselen müziğin ritmiyle direksiyona vuruyordu. Neşeli görünmeye çalışıyordu. Daha doğrusu beni neşelendirmeye çalışıyordu. Aslına bakarsak birbirimizin hiç de umurunda olmayan iki yabancıydık. Şoför o sıralar konakladığım küçük bir yol kenarı motelinin sahibiydi. Motel, yıl boyu yerleşik birkaç ailenin dışında odaları genelde boş kalan bir moteldi. Bir de benim gibi birkaç yolunu bilmeze ev sahipliği yapıyordu ara sıra.  Elli altıncı doğum gününü kutlayacaktık adamın o akşam. Motel sakinlerinin neredeyse hepsinin katılacağı bir şey olacaktı. Birkaç saat öncesinde adamın bahçeye masaları taşımasına yardım etmiştim. Büyükçe bir ızgara kurmuştuk masaların biraz uzağına. Karşı sıradaki odalardan birinde kalan genç adam elinde yarısı dolu bir şarap kadehiyle bizi izlemişti uzaktan, gülümseyerek. Başımı öne eğerek selam verdim. Karşılık verdi. Bir gece öncesinde bir şeyler yazmaya çalışırken görmüştü beni. “Yazar mısın?” diye sormuştu. “Pek sayılmaz.” diye cevaplamıştım. “Ben eskiden çoğunlukla aşktan bahseden şiirler yazardım.” diye devam etmişti genç adam. Oldukça yıpranmış görünen sigara paketini cebinden çıkarıp bir sigara yakmıştı. “Sen… Sen ne üzerine yazıyorsun?” diye sorarken kelimeleri sigarasının dumanına karışıyordu. “Hayatın diğer gerçekleri.” Ufak bir kahkaha koy vermişti. “Mümkün değil. Mümkün değil.” diyerek uzaklaşmıştı. Odasının kapısının önüne geldiğinde sigarayı yere atıp ayağıyla ezdikten sonra “Bir gün benden esinlenerek bir şey yazmaya çalışırsan adımı Malek koy.” Diye bağırmıştı.
            “Her şey tamam mı?” diye sordu şoför motele birkaç dakikalık yol kala.
            “Galiba.” Dedim “Biraların yeteceğinden emin değilim sadece.”
            “Diğerleri içkilerini alıp gelecektir.”
            “Güzel, öyleyse.” Dedim. Ayağımın altındaki kartonu parçalayıp bir bira çıkardım.
            “Şimdi açma.” Dedi şoför. “Birazdan varırız.” Birayı tekrar kartonun içine sıkıştırdım.
            Motele vardığımızda Malek ızgaranın başında ateşi ayarlamakla uğraşıyordu. Diğerleri birkaç saat önce şoförle bahçeye çıkardığımız masalardan sadece birini doldurmuş, sohbet ediyorlardı. Arabayı çektikten sonra biraları ve bagajdaki diğer malzemeleri şoförün, motel sahibinin, odasına taşıdık. Bahçedeki kalabalık kadar üç kalabalığı daha doyuracak miktarda ızgaralık etimiz vardı. Odadan çıktığımızda Malek eliyle şoföre ateşin hazır olduğunu belirten bir işaret yapıp masaya diğerlerinin yanına döndü. Şoförle birlikte tekrar içeri girdim. Şoför buzluğa koyduğu etlerden almadan önce dolaptaki biralardan birini bana uzattı. Birayı alıp dışarı çıktım. Masadakilere doğru yürümeye başladım.
            “Merhaba, genç yazar.” Dedi Malek.
            “Merhaba.” Diye cevapladım diğerlerine de dönerek. Malek masanın üzerindeki tirbuşona uzanıp yeni bir şişe şarap açarken elimdeki birayı gösterip “Böyle kaliteli bir şarabı kaçırmak istemezsin.” Dedi. Diğerleri onaylar bir biçimde kadehlerini yan yana sıraladılar. Köşede oturan orta yaşlı adam başını onaylar biçimde bana doğru salladı ve temiz bir kadehi diğer kadehlerin yanına bıraktı. Şoför, etleri ızgarada çevirmekle meşguldü. Kadehler dolduruldu ve havada birbirleriyle çarpıştırıldı. Köşede oturan orta yaşlı adama sarılan kadın kadehini masaya bırakırken sordu.
            “Gerçekten yazar mısın?”
            “Pek sayılmaz.” Diye cevapladım. Malek bir gece önceki ufak kahkahanın aynısından attı. “Aslında, uzak bir ülkede mühendislik öğrencisiyim.” Masadan hayranlık dolu sesler geldi.
            “Eşim bir yazar.” Dedi kadın köşede oturan orta yaşlı adamın elini sıkıca tutarak.
            “Gerçekten mi?” dedim. Kadehi kavrayıp ağzıma doğru götürürken “Çok fazlalar ve sen onlardan sadece birisin.” Diye küçümsedim kendimi.
           “O ne demek?” diye sordu kadın.
           “Yani… Ne üzerine yazıyorsunuz?” dedim kadının eşine bakarak.
           “Genellikle mucizevî aşklar üzerine.” Dedi adam eşine bakarak. Sonra ıslak bir öpüşme gösterisi sundular masadakilere.
            Diğerleri az öncekinden daha hayranlık dolu sesler çıkarırken Malek ayağa kalkıp kadehini kaldırdı. “Hala aşktan bir mucize olarak bahseden insanlar varsa bir şeyleri ümit edebiliriz.” Diye haykırdı. Çoğu zamanki pişkin ve umursamaz surat ifadesi alkolün de etkisiyle iyice gevşemişti ve bu ifadeyle aşktan ve umut etmekten konuşmaya biraz daha devam ederse elimdeki kadehi kafasında kırmaya yemin ettim. Bir an için duraksadı. Elindeki kadehe anlamsızca bakıyordu. Kadehteki şarabın yarısını içmişti. Yarısına kadar şarap dolu kadehi gökyüzüne doğru kaldırıp bir gözünü kapatarak incelemeye başladı. Yine saçma sapan bir şey söyleyeceğini anladım ve kadehimdeki şarabı tek dikişte içip kadehi sapından güzelce kavradım. Elindeki bombanın pimini çoktan çekmiş bir asker kadar kendimden emindim.
            “Ve hala,” dedi Malek. Kadehimle havada bir çeyrek daire çizdim. Sapından kavradığım kadeh o an daha çok bir balyoz ya da çekici andırıyordu. Böylesi daha mantıklıydı. Zaten aşırı abartılmış savaş filmlerinde el bombasını pimini ağzıyla çekip tükürdükten sonra fırlatan tiplere yıllardır sinir oluyordum. “Zaten sevmediğin şeylerin bir bütünüsün.” Diye geçirdim içimden. Diğerleri anlamsız gözlerle bana baktı. Kadehi masaya bıraktım. “birileri şarabın saydamlığından süzen ışığı görme peşindeyse, bir şeylerin arkasındaki gerçekliğe bakacak cesaretimiz var demektir.”
             “Nasılsınız?” diye atıldı şoför. İki eline ikişer tane tutturduğu kâğıt tabakları masaya bıraktı.
            “Dur sana yardım edelim.” Diye atıldı köşede oturan orta yaşlı adam. Ayağa kalktı ve ızgaranın başına gitti. Şoförle birlikte sunuma hazırlanmış etleri kâğıt tabaklara koyup masaya getirmeye başladı. Malek odasına gidip temiz bir şarap kadehi getirdi. Doldurdu. Servis bittikten sonra herkes masadaki yerini aldı. Ayağa kalkıldı ve dolu kadehleri birbirine vururken şoföre mutlu yıllar dilendi.
            “Salud!” Dedi şoför.
            “Nazdrovya!” Diye devam etti Malek.
            “Şerefe amına koyim!” Dedim. Anlamsız gözlerle bana baktılar. “Dediklerinizin benim dilimdeki karşılığı.” Diye ekledim. Gülüştük.
II
            Bir masal marangozu olmadığımı söyleyememiştim fakat onu hep hatırlayacağımı biliyordum. Üzerimizde asılı duran gökyüzüne dalmıştım. Hiç yıldız kaymıyordu. Dilek tutulacak bir zaman değildi anlaşılan. Hemen dibimde uzanmıştı kadın. Bir şeyleri sonsuzluğa taşıyabilmekten konuşuyordu. Akıllıydı kadın. Kim olursa olsun bahsetmekten çekinmeyeceği şeyler vardı. Ne olacağını biliyordu en azından. Aptal bir hayat oyunundan bahsetmeye gerek yoktu ona. Ateşten anlıyordu, gözlerinin yansıyabileceğini biliyordu ondan. Dudaklarının arasından çıkan herhangi bir cümle sadece ona ait olmayacaktı biliyordu. Göğe karışacaktı. Sonsuzluğa. Yok oluşa. Ölüme ve diğer her şeye. Toprağa baktığımda korkuyordum o yanımdayken. Altında olduğumu düşünüyordum toprağın. İnsanların üstümde olduğunu. Üzerimde durmaksızın devam eden bir mücadele olduğunu. Saçma sapan bir hayatın saçma sapan bir şekilde sonlandığını düşünüyordum. Çehov’u düşünüyordum, asaletini. Serseri bir hayatın serseri gebermişliğini sonra.
            “Dünya,” diyordu kadın gökyüzüne bakarak. “Çoook büyük. Ömrüm yetmez. Çok şey olabilirdi oysa. Amazonları görebilirdim, piramitleri. Hindistan’da gezebilirdim, İtalya’da. Doğu, Batı, her yerde. Herhangi bir kabilede. Everest’te yürüyebilirdim, şehri seyredebilirdim Venedik’te yıkık dökük bir gondolda.”
            “Ve bitip gidecek her şey.” Dedim toprağa bakarak. “Ben, sen, hiç yaşamamışız gibi, hiç olmamışız gibi devam edecek dünya dönmeye. Suretler yine devam edecek o caddelerde yürümeye senin, benim hiç görmediğim.”
             Üzerime attı kendini kadın. Dudaklarıma yapıştı. Islak bir öpüşme sunduk gökyüzüne. O da bir yıldızından vazgeçti bizim için.
            “Bir yıldız kayıyor.” Dedim kadına. “Bir dilek tutalım.” Dileklere inanamazdı artık. Dudakları değmişti benimkilere. Dudakları benimdi artık.
            “Boş versene.” Dedi. “En azından yıldızlara dokunmadan öleceğiz.”
III
            Birkaç saat sonra herkes odasına çekilmeye başladı. Masanın başında şoför, Malek ve ben kaldık. Alkol hepimizin damarlarında egemenliğini ilan etmek üzereydi. Gitmek için izin istedim. “En iyisi biraz yatmamız.” Diye cevapladı Malek. Odama doğru yönelmedim. Motel yolundan otoyola doğru kayan sapağa yürüdüm. Şehre yürüyecektim. Daha fazla saçmalığı, daha az önemseyeceğim yere. Elimi cebime soktum. Telefonu çıkarıp tuş kilidini açtım. Karşıma daha motel yolundayken şoföre gösterdiğim ekran çıktı.
            “İyi mi?” diye sorduğunu duydum Malek’in şoföre.
            “Biraz sıkıntılı.” Diye cevapladı şoför.
            “Neden?”
            “Kadınlar.” Dedi şoför. Malek’ten cevap gelmedi. Yeni açılan bir bira kutusunun tıslamasını duydum otoyol asfaltı kenarına indiğimde.
IV
            Asfaltın hemen yanında yürümek güzeldi. Nasılsa bütün şoförlerin çok düzgün araba kullandığı bir yerdi burası(?). Öyle güvenilirdi ki bu konuda onlara, alkollü araba sürmenin kanunen yasaklı olduğu ülkede sürücü ehliyetini göstererek girecekleri barlara arabalarıyla giderdi bu insanlar. Ama eğriye eğri, doğruya doğru demişler. Sarhoşken arabalarının hâkimiyetini kaybederler, sağa sola çarpıp ölür ya da öldürürler miydi bu dilini bile doğru konuşamadığım insanlar bilemem, ama yol yapıyorum diye tabiatı katletmeyecek kadar da hassaslardı. Ölmüş bir yılan gibi kıvrılmış griliğin etrafını kuşatıyordu orman. Geceyi bütün kederiyle içine hapsetmişti. Baktıkça gördüğün şey aynıydı. Güneş vurmasa da yeşili görüyordu insan. “Sen bir de bizim oraları gör.” diye böbürleniyordum içimden.“Ne var ulan sizin orada? Yeşillik aynı yeşillik. Aynı ırk işte, göğe doğru uzanan ot çoğulluğu.” “Öyle deme. Hiç buranın yeşiliyle bizim oranınki bir olur mu?”
            Şehre yaklaşıldığının ilk işaretiydi gittikçe sıklaşan yol kenarı motelleri. Gördüğüm kadarıyla en ufağından en büyüğüne her şehirde durum böyleydi. Şehrin ışıkları ortalığı aydınlatmadan önce birkaç motel ya da üç beş yıldızlı bir saray dikilirdi karşına, davetkâr bakışlar atardı. Hep geçip giden adam olduğumdan fazlasıyla acınası bulurdum onların durumunu. Betonlar bütünü işte, başka betonların yakasından tutup köşeye fırlattığı. “Sen nerede kalıyorsun lan dalyarak?” “Benimki başka. Mecburiyetten.”
            Son acınası motelin hemen dibinde bir petrol ofisi var, o petrol ofisinin başladığı yerde bir elektrik direği. O direkten sonra beş direk daha say ve geldiğin yer dört girişini de barların kapladığı bir dört yol ağzı. Gide gele ezberlediğim yolun haritasını yapıp sonraki nesillere bırakabilirdim. Son direk sağda arka çaprazında otuz kırk adımlık bir mesafede kalacak… “Mühendis konuştu yine.” … Sağ ön çaprazına on beş yirmi adım atacaksın… “Trafiği kontrol et yine de. Hatta iyisi mi üç adım sağa atıp batıya döndükten sonra yeşili bekle dört adım kuzeye at. En temizi. Üç, dört, beş. Sonra mühendisin mekândasın.” “Ne var lan mühendisliğimde?” “Tamam, sakin ol. Bir şey yok. Sadece biraz ilkel.”
V
             “Gel,” dedi kadın yakamdan tutup ayağa kaldırdı beni. Evine soktu. Üst kata çıkan merdivenlerden hızlıca çıktı. Ayakkabılarımı çıkardım. Evin giriş salonunda bir süre bekledim. Duvarlardaki resimleri incelemeye başladım. En köşedeki resmin dibinde ufak bir kitaplık duruyordu. Kitaplığa yürüdüm. Rastgele bir kitap çekip elime aldım. Kitabın kapağında turuncu elbiselere bürünmüş, uzaklara yürüyen bir adam vardı. Kadın merdivenlerden aşağı yürüdü. Yanıma geldi. Elimdeki kitabı tuttu, kapağına baktı ve kitabı rafın kenarına bıraktı.
VI
              Son acınası motelin hemen dibindeki petrol ofisini geçmek üzereyken eski model sarımsı bir araba yanımda durdu. Şoför, hemen yanındaki koltuğun penceresini açtı. “Nereye gidiyorsun arkadaşım?” diye sordu. Şoför otuzlarında, güzel bir kadındı. Uzun saçları omuzlarına dökülmüştü.
            “Tibet’e.” Diye cevapladım. Gülümsedi.
            “Önce İtalya’ya uğrasak sorun olmaz herhalde.” Deyip kapıyı açtı.
            Arabaya oturdum. Kadın hiç beklemeden sürmeye devam etti. Hızlı sürüyordu arabayı. Kuralsız.
            “Nerelisin?” diye sordu.
            “Buralı değilim.” Dedim. Teybin sesini açtı. Elini bacaklarının arasına götürdü. Tek parça bir elbise giymişti. Bacaklarının arasındaki etek kısmında sakladığı bira kutusunu eline aldı. Biradan bir yudum çekti.
            “Ne işle uğraşıyorsun yabancı?” dedi.
            “Yazarım.” Dedim dediğime kendim bile inanmayarak.
            “Anlamalıydım.” Dedi şoför kadın. “İçer misin? Arkada biraz bira var.”
            “Teşekkürler. Şimdilik almayayım. Yeterince içtim.”
            “Peki,” dedi kadın. “ Yazar…” bacağının arasındaki birayı kaldırıp bir yudum içti. “…Hayatındaki en garip hikâyelerden birini duymaya hazır mısın?”
            “Hikâyeleri severim.” Dedim
            “Güzel, o zaman. Ama önce en yakın içki dükkânına uğramalıyız. Ama bir söz verir misin?”
            “Ne sözü?”
            “Bu geceyi de yazacağına dair bir söz.”
            “Ben, pek düşündüğün gibi bir yazar değilim.”
            “Yazacak mısın?”
            “Yazarım.”
            “Söz verebilir misin?”
            “Söz veriyorum. Ama nasıl bir hikâye olacak bu?”
            “Gerçekten ilginç olanlarından.”
            Elimi cebimdeki telefona götürdüm. Tuş kilidini açtığımda karşıma motel sahibine gösterdiğim ekran geldi.
            “O zaman biraz viski almaya gidiyoruz.” Dedi kadın.
            “Olur.”
            Arka koltuğun üzerindeki yıpranmış kartona uzanıp içinden bir bira çıkardım. Her şey kelimenin tam anlamıyla sarhoş olmak adınaydı. Eski model sarımsı bir araba ve arabanın tekerlekleri, tekerlekler altında eriyip giden yol, bilmem kaç kilometre hızla uzaklaşan aydınlatma direkleri, göreceli uzun bir zaman dilimini kapsayan sorgusuz bir karanlık, yakın bir içki dükkânı aydınlığı, o dükkân içinde, “görecesiz en köşede” “göreceli soğuk içiniz”ler cenneti. İçindekiler: özel seçilmiş tahıl, çavdar, arpa maltı. Asfaltı göremeyeceği kadar gözünün dibine soktum telefonu şoförün. Büyük bir kahkaha attı.
Not: Hikayeyi tamamlamamda oldukça katkısı bulunan Caner Günaydın’a ve uyuşturucu iğneyi diş etimi yararak gezdirip muhtemelen ömrümün sonuna kadar taşıyacağım bir iz bırakan diş doktoruna teşekkürler !