15 Şubat 2012 Çarşamba

Korkuluk

Dışarıda durmaksızın devam eden bir savaş vardı. Gündelik işlerin arasına ölçüsüzce karıştırılmış bombalanma korkuları taşıyordu insanlar. Bütün dükkânlar yağmalanmayı, bütün kadınlar tecavüz edilmeyi, yalnız dolaşan herkes ıssız bir sokak köşesinde gasp edilmeyi bekliyordu. Önüne geçilemeyen bir korku dolaşıyordu havada, tedirgin edecek kadar nemli. Kitlesel intiharlar yakındı ama öncesinde herkesin aynı anda yaşayacağı bir delilik gerekliydi. Kapalı pencerelerin ardından şehri seyrediyordu genç adam. Tüm gördükleri bundan ibaretti.
İki adam, karşıdaki çatıya büyük bir korkuluk dikmeye çalışıyordu ayaklarının altında dolaşan boz kediyi uzaklaştırmaya çalışarak. Çekti perdeyi. Birkaç adım arkasındaki yatağına uzandı genç adam. Her adımını onun evindeymiş gibi duydu üst kat komşusunun. (İyi bir ses yalıtımı yapılmamış her evde olduğu gibi.) Önce dişlerini fırçaladı üst kat komşusu, sonra yatak odasına geldi ve terliklerini çıkardı. Yatağını açtı, ağır hareketlerle içine girdi. Biraz sağa biraz sola döndü. (Belki tam tersine.) Genç adam yataktan kalktı. Kapalı pencerelerin önüne geldiğinde kendi odasındaymış gibi duydu üst kattaki sesi. Ağır bir anahtar hareketi ardından ahşap bir kapıdan yükselen bir inilti, bir “klik.”
Bunun olacağını biliyordu genç adam. Herkesin olacağını bildiği şeyler, yazgı olamazdı. Olsa olsa gereklilik olurdu. Anlamsız bir gülümseme oturdu genç adamın yüzüne. Toplumsal bir deliliğin ilk belirtisi uyumaya hazırlanan insanların önce dış kapılarını sonra yatak odası kapılarını kilitlemesiydi.
Karşıdaki çatıya baktı genç adam. Boz kedi az önce dikilmiş korkuluğun dibinde arka bacaklarını yalıyordu.

M.Mert GÜNEY
Şubat/2012

2 Şubat 2012 Perşembe

Sadece Anı Olarak Kalacak Şeyler

Yağmurun geleceğinden haberimiz yoktu. Kafamızı büyük bir rahatlıkla atmıştık geriye, gökyüzünü izliyorduk. Yalnız ben ve o, sıcak bir temmuz akşamı kadar esmer bir teni olan kadın. Çimen kokusuna karışmıştı kokusu –daha serin, daha telaşsızdı- ve yanı başımızdaki ölümü yakın ateşten tüten ise ve dumana. Olması gerektiği gibiydi her şey. İlahi adalet. Güzele karşı çirkin. Soğuğa karşı sıcak. Birçok iyi ve kötü şeyi bir şekilde unutup yaşamaya devam ediyor olduğumuz yadsınamayacak bir gerçekti. Üstelik yaşamak yarışı hiç adil olmamıştı yıllardır.
Işıltısı gökyüzüne vuran bir yıldız olduğunu düşünüyordu kadın, çoktan sönmüş olabileceği gökyüzünün umurunda bile değildi. Adil olan bir tek şeyi biliyorduk; bir gün her şeyin öleceğini. Gökyüzünün bile.
“O gün geldiğinde her şeyi hatırlamak istiyorum,” demişti kadın. “Bir masal marangozuna ihtiyacım var.” Biraz düşündükten sonra ağır hareketlerle doğrulmuştu. Düşünceli gözlerle ateşi izlemeye başlamıştık. “İnsanların ihtiyacı olan tek şey anılarını dizebileceği bir çeşit raftır ya da çıkarıp asabileceği bir portmanto.” Ateşten gözleri yansıyordu, saçlarının her kıvrımı. Dudaklarının en koyu kırmızısı vardı ateşte. Kendisine bakılmasını istediği gibi bakmıştım ateşe, bana kısacık hayatının en güzel “ayna” rolünü oynamıştı. Kadın uzun zamandır aradığı bir şeyi bulmuş gibi gülümsemişti. Ateş kıskanıp sağa sola savurmuştu kendini. Gölgelerimizi dans ettirmişti ateş sinirlendikçe. Gölgelerimizden ruhumuz yansımıştı, kimsesizliğimizin her anı. Gölgelerimiz söyleyemediğimiz cümlelerle doluydu. Bir masal marangozu olmadığımı söyleyememiştim fakat onu hep hatırlayacağımı biliyordum.
Aynı kadını ya da ateşi bir daha hiç görmedim. Uzun bir zaman sonra hayali bir raftan çektiğim kısa bir yaşanmışlığa dönüşmüştü her şey. Perdelerin kapanmasını ve büyük bir alkış kopmasını beklemiyordum zira bu bir oyun değildi. Öyleyse de sufle bile edilmeden konuşan büyük bir ahmaktım ve her şeyi başlatan Tanrı’nın kendisiydi. Birçok iyi ve kötü şeyi bir şekilde unutup yaşamaya devam ediyor olduğumuz katlanılamaz bir gerçekti. Fakat hayatın bütün hesaplamaları bu gerçek üzerinden yapılmaktaydı. Bir gün ne olduğu ve ne olacağıyla ilgili bir soru sorarsan sadece geçmişten gelen bir gölge cevap verirdi sana.
“Dünya dönmeye devam ettiği sürece kayda değer bir şey olmaz. İliğine kadar ıslanmış sokak köpekleri havlar durur köşe başlarında, tıkanmış trafiğin içinde zikzaklar çizerek ilerler motorlu kuryeler. Her şey hayatında sadece bir anı olarak yerini aldığında hala biraz şanslıysan kendini evine çıkan bir yolda bulursun. Arka fonda umutsuz bir şarkı duyar kulakların. Olabildiğince kimsesiz hissedersin kendini ve dalgın gözlerle etrafa bakarsın. Gecenin içinden bir saat seçmek istersen genelde üçü seçersin. Biraz paran varsa birkaç bira içersin ve birkaç oldukça göreceli bir kelimedir. Derin bir uyku uyuyacağını zannederek yatağa yattığında anlamsız bir rüya görürsün. Genişçe bir merdiven boşluğu olan bir apartmanda bir kadın ayağının dibinde yaktığı küçük bir ateşte mum eritir ve eriyen muma bir resim fırçası daldırıp korkuluklardan sarkarak onu aşağı damlatır. Bir alt katta korkuluklara yaslanmış bir adam vardır. Adam avuçlarını bitiştirip erimiş mum tanelerini yakalamaya çalışır. Avuçlarının içindeyse donmuş mumdan bir kalp vardır. Nefessiz uyanırsın. Ani bir hareketle doğrulup balkona çıkarsın. Üzerine yenilmişliği vuran bir kente bir şeyler anlatmak istediğini düşünürsün. Haykırarak ya da sakince bir şiir yazarak. Mevsimin ilk karı düşmektedir sokaklara ve o bir şeyler anlatmak isteği gecenin soğuğunda kaybolur. Aynı soğuk muhtemelen senin kadar şanslı olmayan birini öldürmektedir bir kartonun altında. Dünyayı hayal edersin karanlığın ortasında asılı bir yuvarlak olarak, okyanusları ve kıtaları, sonra içindeki insanları, tanıdıklarını ve tanımadıklarını, başka bir zaman diliminde yaşayanları. Her şey yine sarpa sarar ve en rahatlatıcı düşünce bir içki dükkânının yürüme mesafesinde olduğunu bilmektir.”
Fakat gölgeler konuşmazlar.

M.Mert GÜNEY
Şubat/2012