12 Eylül 2013 Perşembe

Cemal Bey'in Tuhaf Hikayesi

Onu son gördüğümde tek başına kafayı çekmeye gideceğinden bahsediyordu. Az önce dikkatlice indirdiler tabutunu musallaya. Şimdi tabutun içindeydi Cemal Bey, iki çocuk babası, yirmi üç yıllık evli. Bizde her ölen erken ölür. Öldüğünde kırk dokuzundaydı. Erkencilerdendi.

Resmiyette patronumdu kendisi. Ancak oldukça samimiydik. İki sene önce bir tanıdık aracılığıyla yanında işe girmiştim. Sahibi olduğu ufak çaplı bir taahhüt şirketinde çalışmaya başlamıştım. Sohbetimiz ‘Sevdim seni. Akıllı, pratik çocuksun.’dan ‘Gel bir şeyler içelim koçum’a ve ‘Bizim oğlanın kafası İngilizceye hiç basmıyor. Biraz da sen uğraşsana’ya kadar evrildi. Senede ikişer defa olmak üzere toplamda dört kere tartışmıştık. Derbi yüzünden. İyi Fenerliydi. Ben de ölümüne Beşiktaşlı. Yendiler mi keyiften dört köşe olurdu. Biz yendik mi kendisine hiç takılmasam bile adımın sonuna bir “Bey” resmiyeti eklerdi. Birkaç gün kendi mahcubiyetiyle takıldıktan sonra “Bize bir faydası mı var ulan şu topun?” diye çıkışırdı aniden bilmembiryer ihalesi hakkında konuşurken. Ve eklerdi: “Şu dosyaları Zafer’e ver. Fiyat teklifini hazırlasın. Biz erken kaçalım bugün. Bir şeyler içelim koçum.” İyi içerdi.

Cami avlusundaki kalabalık artmıştı. İyice birbirimize sokulup düzgün bir saf tutmaya çalışıyorduk. Kadınlar ve çocuklar kalabalığın en arka kısmındaydılar. Cemal Bey’in ufak oğlu Samet’in haykırarak ağlamasından başka büyük bir ses duyulmuyordu. Yalnızca küçük fısıltılar dolaşıyordu avluda. Neden ölmüş? Kaç yaşındaymış? gibi soruların cevaplarını arıyordu insanlar.

Geçen sene tıp literatürüne yeni bir soluk getirmişti Cemal Bey. Yeğeninin sünneti olduğu akşamdı. Her şey o akşam başladı. Kardeşinin evindeydik. Geniş salona ihtişamlı bir sünnet yatağı kurulmuştu. Kadınlar salonda oturuyordu, erkekler bitişikteki mutfakta bekliyordu. Hoca duasını bitirip dış kapının eşiğinden adımını atar atmaz mutfakta çilingir sofrası kuruldu. Çok kalabalık değildi masa. Ben, Cemal Bey ve kardeşi Celal Bey ve yeni tanıştığım Celal Bey’in iki komşusu vardı. İçtiği kiloyla rakı yüzünden midir son birkaç ihaleyi alamadığımızdan mıdır bilinmez oldukça durgun görünüyordu Cemal Bey.  Konuşmadan duvarlara bakıyor, arada bir kalkıp evin içinde ufak voltalar atıp geri geliyordu. Diğerleri pek umursamıyordu bu sıkıntılı halini. Yalnız kardeşi arada bana kaşıyla Cemal Bey’i işaret edip ne olduğunu bilip bilmediğimi anlamaya çalışıyordu. Bilmiyordum. Son voltasını da atıp hışımla mutfağa girdikten sonra sordu Cemal Bey: “Bi’ türkü söyleyen biri yok mu aramızda?” Masadakiler bir kahkaha koyverdi. “O fasla da geldik demek biraderim,” dedi Celal Bey ve devam etti: “Salih’i bir arayayım bakayım. Müsaitse bağlamayı kapıp gelir.” Kafasını olur manasında aşağı yukarı sallayıp yerine oturdu Cemal Bey. Gözü rakı şişesindeydi. Celal Bey tam telefonun tuşlarına basarken içerden yeni sünnet olmuş Hasan’ın ağlamaklı bağırışları gelmeye başladı. Celal Bey süratle yerinden kalktı.

Doktoru eve çağırmışlardı. Hasan’ın dikişlerinden kopanlar olabilirmiş. Doktor yeni sünnet olmuş çocuğun üzerindeki karton muhafazayı dikkatlice kaldırıyordu. Cemal Bey salon kapısından bir göz görünüp tekrar evin içinde volta atmaya başladı. Peşinden gittim. Mutfağa girdi. Masanın üzerinde yarısı dolu duran kadehini hızlıca kavrayıp kafaya dikti. Masadakiler kendi aralarında bir sohbete dalmışlardı. Cemal Bey ağır adımlarla mutfak balkonuna çıktı. Kadehlerimize birer duble daha rakı doldurup yanına gittim. “Eyvallah.” deyip kadehi aldı elimden. “Bu sefer de öyle dikme kafaya ağbi,” dedim. “Rakıya ayıp.” Sana mı soracağım nasıl içeceğimi lan puşt, diyen bir gülümseme yerleşti suratına. Sonra kafasını gökyüzüne çevirdi. Parıltılı bir gökyüzü vardı. Yıldızların neredeyse tamamını görebiliyorduk. Okkalı bir siktir çekti gökyüzüne doğru. “Neyiz oğlum şu koca alemde?” diye sordu kadehini dudaklarına götürürken. “Neyiz?” diye yineledi sessizce. Salondan Şükran Hanım’ın bağırışları yükseliyordu. Hasan’ın çükü kanıyormuş. “Bak,” dedi Cemal Bey gökyüzünü göstererek. “Şurda bir yerde Zühre diye bir yıldız olacak.” Doktorun Celal Bey’in eşini sakinleştirmeye çalışan sesi geliyordu içerden: “Sakin olun Şükran Hanım. Endişe edilecek bir şey yok.” Çok ilginç bir hikayesi vardır o yıldızın, dedi Cemal Bey. Derin bir of çekip konuşmaya devam etti: “Şimdi bütün hayatıma bakınca,” dedi. “Her şeyi eksiksiz yaptığımı görüyorum. İyi iş, iyi aile, iyi para, iyi çocuklar, iyi bir saygınlık.” Biraz duraksadı. “Ama bazı geceler, o yıldızdan bu dünyaya baktığımı hayal ediyorum.” Cemal Bey oldukça garipleşmişti. Tanıştığımız ilk günden beri çok defa beraber içki içmiştik ama hiç böyle konulara girmezdi. Anılarını anlatırdı sık sık. Ders mahiyetinde. Gençtik nasıl olsa. Öğreneceğimiz çok şey vardı onun gibi adamlardan. Buna katılmazdım içten içe. Ama söylemezdim de katılmadığımı. Sonuçta herkesin birilerine anlatacağı ve ondan karşısındakine bir ders vereceği en azından bir hikayesi vardı. Cemal Bey’in gökyüzünde gösterdiği yere baktığımda ve onun bazı geceler yaptığını söylediği gibi o yıldızdan buraya baktığımı hayal edince bunu görüyordum: Yedi milyar öğretmen, yedi milyar boş sınıfta. Cemal Bey kusacakmış gibi öğürdü ve olduğu yerde hafifçe sendeledi. Nefes alışı sıklaşmıştı. Bir an yeteri kadar içtiğini, artık bırakması gerektiğini söyleyecek oldum, ancak biraz önceki sana mı soracağım nasıl içeceğimi lan puşt gülümsemesini anımsamak beni durdurdu. Celal Bey kapıda doktorla konuşuyordu. Bir daha böyle bir şey olursa, ne zaman olursa olsun doktoru arayabilirmiş. Zaten bu civarda oturuyormuş doktor. Kişisel telefon numarasını kaydedebilirmiş. Cemal Bey tekrar sendeledi. Sonra elindeki kadeh yere düştü. Tuzla buz oldu bardak. Mutfaktakiler ve kapının eşiğindeki doktor ve Celal Bey hızla bizden tarafa baktılar. Yere kapaklandı Cemal Bey. Telaşlı hareketlerle kavrayıp oturur vaziyete getirdim onu. Herkes balkon kapısına koşuştu. “Durun,” dedim süratle. “Buraya birikmeyin.” Gömleğinin üst düğmelerini açıp omzuna doğru genişlettim. Hollywood’dan öğrendiğim ilk yardım bu kadardı. Doktor süratle balkona atıldı. Hafifçe öksürdü Cemal Bey. Doktora “Dostoyevski okudun mu sen?” diye sordu yarı baygın bir haldeyken. “Hayır.” diye cevapladı doktor. “Aferin.” dedi ve tam anlamıyla bayıldı. Daha önce hiçbir bayılmaya tanıklık etmemiştim fakat sanırım görebileceğim en sanatsal bayılmaydı.

İmam ağır hareketlerle musalladaki tabutun önündeki yerini aldı. Etrafına ve gökyüzüne baktı. “Yağmur yağacak gibi duruyor,” dedi “Bir el atın da şu şemsiyeleri bir açalım.” Kendine yakın duran şemsiyenin dibine gidip kolu çevirmeye başladı. Hemen cemaatten birkaç kişi atıldı ve imamı kolu bırakması için ikna etmeye çalışarak şemsiye koluna sarıldılar. Onlar dururken İmam Efendi böyle bir şeyle uğraşmamalıymış. Hâşâ. Kafamı çevirip arka sıradaki Hatice Hanım’a baktım. Oldukça üzgün görünüyordu Cemal Bey’in eşi. Samet’i kucağına almıştı, haykırarak ağlayan çocuğu sakinleştirmeye çalışıyordu.

Dahiliye bir işi çözemezse o iş psikiyatrinindir. En azından hep böyle duydum yıllarca. Tıp bilimi affola. Freud’un suçu. Cemal Bey’i psikiyatri de tam olarak çözemiyordu. Viyana’da eğitim görmüş Adana menşeili bir doktorun odasında oturuyorduk Cemal Bey’in balkonda bayılmasının ertesi günü. Doktor test sonuçlarına teker teker bakıp masasının üzerine yavaşça bırakıyordu. Hatice Hanım sessizliği bozdu: “Bu nasıl iş doktor bey?” Bilmiyorum, diye cevapladı doktor ve devam etti: “Tomografide de bir şey yok.” Sonra bana döndü doktor ve konuşmaya devam etti. “Siz bayılma anında yanındaydınız değil mi?” Evet, dedim. “Ne tür belirtiler yaşandı yani ne oldu tam olarak anlatabilir misiniz?” dedi doktor. “Yani,” dedim. “Pek anlamasam da kalp krizi geçirdiğini düşündüm. Yere düşer düşmez de yakasını açtım. Ne bileyim. Öyle yapılır diye düşündüm. Tabii içerde bir doktor da bulunuyordu. Zaten hemen o geldi ilk müdaheleyi yapmaya.” Doktor biraz düşündü. “Bu zaten bir kalp krizi,” dedi “Ama hasta gördüğüm en sağlıklı adamlardan.” Yani, dedi Hatice Hanım. Evine gelebilir mi? diye devam etti. “Burada tutmam için hiçbir neden göremiyorum,” dedi doktor. “Ancak her gün görüşmeyi istiyorum hastayla. Bir nedeni olmalı.” Ayağa kalktı ve kapıyı açıp çıktı. Biraz sonra Cemal Bey’le birlikte içeri girdi. Hatice Hanım hızlı hareketlerle kalkıp eşine sarıldı. “Geçmiş olsun.” dedi doktor. “Evinize gidebilirsiniz. Ancak sizinle bir süre her gün görüşüp durumunuzu iyice anlamalıyım.” Cemal Bey’in yüzünde sana mı soracağım durumumu lan puşt gülümsemesi belirdi. Sesimi çıkarmadım. Gidip Cemal Bey’e sarıldım geçmiş olsun dileyerek.

Hastaneden çıktıktan sonra Cemal Bey hep birlikte bir şeyler yemeye gitmemiz için ısrar etti. Hatice Hanım bu durumdan biraz sıkılsa da eşinin sözüne uymak zorunda kaldı. Bir taksiye atlayıp Sultanahmet’teki ara restoranlardan birine gittik. İçeri girdiğimizde kasadaki adam hızla kapıya yönelirken konuşmasının tonunu ayarlayamıyordu: “Vaaaay, Cemal Baba. Hoş geldin baba. Hoş geldin.” Adamın elini öpmesine izin verdi Cemal Bey. Adam daha sonra Hatice Hanım ve benle kibarca tokalaşıp en yakın masaya oturttu bizi. “Ne getireyim ağbi?” diye sordu adam. Cemal Bey “Adana, Urfa, İskender... En kolayı neyse ondan getir Mahmut’um.” dedi. Hatice Hanım sinirlenmişti. “Ne oluyor Bey,” dedi. “Daha yeni çıktın hastaneden. Kalpten üstelik.” diye devam etti. “Boş ver sen.” dedi Cemal Bey. “Kapı gibi adamım ben.” Biraz duraksadı ve bana döndü. “Rakı mı içsek?” Yok artık, diye araya girdi Hatice Hanım. Evde çoluk çocuk, eş dost bekliyordu Cemal Bey’i. Ne rakısı? “Tamam,” dedi Cemal Bey. “Rakı akşama artık.”

Yaklaşık yirmi dakika sonra yemeklerimiz geldi. Masada hiçbir şeyi eksik etmemeye çalışıyordu Mahmut. Cemal Bey oldukça keyifli görünüyordu. Dün akşamı hastanede geçirdiğine inanamazdınız. Yemeklerimizi bitirip kalktık. Mahmut’un para almamak için yaptığı onca ısrara rağmen Cemal Bey hesabımızın neredeyse iki katını ödedi. Restorandan çıktıktan sonra da beni evime gitmemem için zorladı ve evime gitmedim. Biraz İstanbul trafiğinden, biraz taksici sohbetinden sonra Cemal Bey’in evine varmıştık. İçeri girer girmez çocuklarına sarıldı Cemal Bey. Büyük bir sevinç içerisindeydi. Gözlerinden okunuyordu. Celal Bey ve eşi de evdeydi. “Korkuttun bizi be ağbi,” diye atıldı Celal Bey. Ağbisine sarıldı. Eşi de aynı seremoniyi sundu. Geniş salona geçtik ve sohbet etmeye başladık. Hatice Hanım ve Şükran Hanım mutfakta atıştırmalık bir şeyler hazırlamaya gittiler. Cemal Bey biraz sonra kardeşine bir şeyler içme teklifinde bulundu. Celal Bey tıpkı Hatice Hanım gibi bu teklifi çok soğuk karşılasa da ağbisinin ısrarlarına dayanamadı. Biraz sonra kadınların içten ve yüksek sesli sitemlerine aldırmadan rakı almak için dışarı çıktılar. Bu gece içilecekti. Hem de Cemal Bey ve Celal Bey’in rahmetli babaları için.

“Başımız sağ olsun.” dedi Zafer, işyerinden arkadaşım. Şemsiyeleri açmaya çalışan cemaatin kıpırtısından yararlanıp yanıma kadar gelmişti. Dün işyerinden ayrılırken Cemal Bey’i son gören iki kişiden birisi de oydu.  “Şimdi n’apacağız?” diye ekledi. “Bilmiyorum Zafer.” dedim. Başını hafifçe sağa sola sallarken dudakları arasından çıkan şey bir tür küfür müydü emin değilim. “Ah benim bahtım.” dedi. “Allah rahmet eylesin,” dedim. “İyi adamdı.”

Üçüncü dublelerimizin sonuna gelirken Cemal Bey iyice açılmıştı. “Celal bilir, ama sana daha önce hiç anlatmadım galiba.” dedi bana dönerek. Celal Bey de dikkatle dinlemeye başladı. “Babam, rahmetli, bir gün hastanelik oldu. Her gün içen adamdı. Bütün aile bekliyordu böyle bir şey olmasını.” Celal Bey gülümsemeye başladı. “Doktor test sonuçlarına bakıp babama ‘Dayı senin karaciğer bitmiş.’ demiş. Babam da doktora cevabı yapıştırmış. Doktor, ciğerin .mına koyim. Adamda yürek olsun, yürek.” Kahkahalar atarak kadehinin sonundaki rakıyı içti. Celal Bey gülerek araya girdi: “Bir de şunu unutma,” dedi ağbeyine bakarak. “Doktor diyor ki ‘Hasan Bey bir kadeh içki içme artık.’ Babam da cevaplıyor yine. Doktor ben bir kadeh içmem sıkıntı etme, dördü bulur en azından.” İyi eğleniyordu iki kardeş. Eşleri birkaç dakikada bir kontrol etmek için içeri giriyordu. Birilerine bir şey olabilirdi. Orada rakı içen üç insandan biri hastaneden yeni çıkmıştı. Haklılardı.

Cemal Bey’in Viyana’da eğitim görmüş Adana menşeili doktoru Cemal Bey’in hastaneden çıkmasından bir hafta sonra beni aradı. Geçtiğimiz hafta onunla görüşürken Cemal Bey’in bayılması sırasında gerçekleşen Dostoyevski konuşmasını ona anlatmadığım için beni kibarca azarladı telefondan. Bugün müsait bir zamanda görüşebilir miydik? Evet, deyip söylediği adresi ve saati not aldım.

Orada olmamı istediği saatte doktorun özel muayenehanesindeydim. Ancak doktor son hastasıyla görüşmesini uzatmıştı. Bekleme odasındaydım. Oturduğum koltuğun hemen önündeki sehpada bilimsel makalelerle dolu dergiler duruyordu. Karşımdaki duvarda birçok doktorun fotoğrafı ve latince sözler asılıydı. Doktor odasının kapısını açtı ve uzun boylu kel bir adamı uğurladı. Üniversitede okuyorken bu işlerle kafayı bozmuş bir arkadaşımla şizofrenlerin pek çoğunun uzun boylu ve kel olduğu üzerine uzun bir konuşma yapmıştık bir gece boyunca. O arkadaşımı ve konuşmamızı hatırlayıp gülümsedim. Doktor “Kusura bakmayın, işim biraz uzadı. İçeri buyrun lütfen.” dedi bana bakarak. Doğruldum ve doktorun odasına girdim. Odanın duvarları da birçok bilim adamının fotoğraflarıyla doluydu. “Buyrun,” dedi doktor masasının önündeki koltukları göstererek. Sağdaki koltuğa otururken sordum: “Az önceki hastanız şizofren mi?” Gülümsedi doktor. “Eski bir şizofren,” diye cevapladı. “Ancak halen ayda bir görüşürüz.” Görüşmek kelimesine takılmam gerekiyordu ancak üniversitedeki arkadaşımı hatırlayıp güldüm. “Evet,” dedim büyük bir ciddiyetle. “Sizi dinliyorum.” Hollywood’dan bir ruh doktoruyla konuşmak konusunda bu kadar öğrenmiştim. “Bence,” dedi doktor. “Cemal Bey’in durumu, tıp tarihine geçebilir.” Dikkatle doktoru dinliyordum. “Nevrasteniye benziyor. Ancak ince bir çizgi çok daha farklı yapıyor bu durumu.” Ayağa kalktı. Elini çenesine koydu ve konuşmaya devam etti: “Madam Bovary’yi okudunuz mu acaba?” Of Tanrım. Tam bir Hollywood doktoruydu bu. “Hayır,” diye cevapladım. “Bovarizm. Literatüre girmiş bir tabirdir.” Merakla dinliyordum. “Arayış içinde bulunup duran, bir türlü mutlu olamayan kadın tipini böyle tanımlayabiliriz.” Bayılırken Dostoyevski’den bahseden bir adama böyle bir doktor. Şahaneydi. “Çalışmalarımda yanılmıyorsam, Cemalizm, diye bir şey sokabilirim literatüre. Çünkü böyle bir şeyin örneği yok. Hiç olmadı.” Yani, dedim doktora daha çok anlatmasını bekleyerek. Bunun Dostoyevski ile ne alakası var? “Şöyle ki,” dedi doktor. “Cemal Bey, zannımca kendisini küçük, yetersiz ve başarısız hissettiği anlarda bir tür krize giriyor. Ve sizin anlayacağınız biçimde bu ruhsal kriz bir tür kalp krizi olarak gösteriyor kendini.” Bir kez yutkunup devam etti. “Ama tedavide çok enteresan bir yöntem göze çarpıyor. Bu krizler öncesinde ve sonrasında ve yaşanırken dahi Cemal Bey’in etrafındakiler tarafından önemsendiğini ve başarılı olduğunu belirten cümleler duyması bu krizin gerçekleşmesini önlüyor.” Ufak bir ses kayıt cihazı çıkardı doktor. Masanın üzerine koyup çalıştır düğmesine bastı.

Hasta Görüşme Kaydı – Cemal K. #6 – 7 Haziran 2012
Cemal  : Hay hay. Dünkü futbol muhabbetimiz gibi olacaksa ne işinize yarayacaktır kaydetmek merak ediyorum doğrusu.
Doktor : Tekrar teşekkürler... Bundan bir hafta kadar önce talihsiz bir biçimde bir kriz geçirdiniz. Bunu daha iyi çözümlemek için her şey.
Cemal  : Peki. Siz bilirsiniz.
Doktor : Yine müsaade ederseniz sizle konuşurken şu cihazı kullanmayı istiyorum.
Cemal  : ... Oldukça eski duruyor.
Doktor : Oldukça güvenilirdir.
Cemal  : Peki, bir sıkıntı yok.
(Zeminde kayan tekerlek sesleri. Birkaç metal sesi.)
Doktor : Şunu da şuraya geçirirsek.
Cemal  : Eyvallah doktor. İyice ucube olduk.
(Gülüşmeler.)
Doktor : Dostoyevski ... (Yoğun metalik bir ses.) ... Okuyor musunuz?
Cemal  : Çok severim. (Metalik ses biraz azalır.)
Doktor : Harika bir yazardır.
Cemal  : Harika. (Metalik ses durur.)
Doktor : Karamazov Kardeşleri okudunuz mu? (Metalik ses tekrar duyulur.)
Cemal  : Bitirmedim henüz.
Doktor : Büyük engizisyon kısmına geldiniz mi? (Metalik ses artar.)
Cemal  : Evet. (Metalik ses iyice yoğunlaşır.)
Doktor : Nasıl bir kısımdır orası? İnsana kendini ve inancını nasıl sorgulatır değil mi?
Cemal  : Evet, harikadır orası.
Doktor : Harikadır. (Metalik ses biraz azalır.) Cemal Bey, Dostoyevski bir yana dursun, bence siz harika bir iş adamısınız.
Cemal  : Sağ olunuz doktor bey. (Metalik ses biraz daha azalır.)
Doktor : Yani, hakkınızda biraz inceleme yaptım da. (Metalik ses biraz daha artar.) Müthiş bir hayatınız var bence. (Metalik ses azalmaya başlar.) Onca sıkıntıdan sonra harika bir iş. Müthiş bir aile yaşantısı. Bütün çalışanları tarafından sevilen bir patron. (Metalik ses durur.)
Cemal  : Teşekkürler, doktor... Duvarlarınıza bakınca sizin geçmişiniz de gayet iyi görünüyor.
Doktor : Sizinkine kıyasla benimki epey basit kalıyor.
Cemal  : Teveccühünüz. (Metalik ses bir saniye aralıkla duyulmaya başlar.)

Doktor ses kayıt cihazını durdurdu. “Biraz daha uğraşacağım bu konuda. Ancak size ve Cemal Bey’in ailesine büyük iş düşecek.” dedi. “Ricam şudur, ne zaman böyle bir krize girecekmiş gibi hissederseniz ona ne kadar iyi bir insan olduğunu, ne kadar başarılı bir hayata sahip olduğunu hatırlatın.” Şaşkın bakışlarla doktoru izliyordum. “Harika, birincil kelimeniz olsun. Başarılı, muhteşem, enfes gibi sıfatları sıralayın peşinden.”

Doktor şaşkınlığıma bir anlam vermeye çalışıyormuş gibi duraksadı. “Eşi Hatice Hanım’la da konuştum sizden önce. Çocuklarının fotoğrafı çok iyi bir silah olacaktır bu krize karşı. Sürekli üzerinde taşımasını istedim ondan. Ne zaman böyle bir şey yaşarsa o fotoğrafı kullanarak ne kadar harika bir baba olduğunu hatırlatacak ona.” Gülümsemeye başladım. “Gülmeyin lüften,” dedi doktor. “Haklı çıkarsam, bu tarihe geçecektir.” Peki, dedim doktora. Çok zor bir şey değil bu istediğiniz, diye ekledim. Yapabilirdim. Yıllarca Cemal Bey dahil bir çok insana yapmıştım. Daha yoğununu sadece Cemal Bey’e yapacaktım. Hepsi bu. “Desteğiniz için teşekkürler,” dedi doktor. Ayağa kalktım. Kapıyı açtım. Dışarı adımımı atarken doktor arkamdan seslendi: “Size şu kitabı emanet edeyim. Cemal Bey’e aitti. Ancak düşündüğüm durum geçerliyse okuması çok sakıncalı.” Arkamı döndüm. Doktor çekmeceden çıkardığı kitabı bana uzattı: Yeraltından Notlar.
İmam şemsiyelerin kapanmasından sonra tekrar musalladaki tabutun önündeki yerini aldı. Tahmin ettiği üzere yağmur çiselemeye başlamıştı. Avluya heyecanlı hareketlerle birisi girdi. Viyana’de eğitim almış Adana menşeili doktor. Hızlıca sağ çaprazımda  kendine uygun bir yer buldu.

Doktorun dediğini yapmaya başladık. Hatice Hanım ve ben. İki hafta daha görüştü Cemal Bey aynı doktorla. Daha sonra doktor görüşmelerine gerek kalmadığını fakat bir sıkıntı duyarsa kapısını çalmaktan geri durmamasını söyledi Cemal Bey’e. Cemal Bey iyiydi. Fiziken gayet iyi. Eskisi gibi iyi içiciydi. Ancak ruh doktorunun tahmin ettiği üzere ayda bir ya da iki kez büyük bir bunalıma giriyordu. Bu bunalımlar süresince doktor ne dediyse onu yapıyorduk hepimiz. Zor olmuyordu. İşyerindeki birçok çalışan zaten durmaksızın bunu yapıyordu. Ben arada keyifsizliğine ya da o ilk akşam bayılmadan önceki gibi bir tiradına rastlarsam atlıyordum hemen. “Patron, sen harika bir adamsın. İyi bir aile babasısın her şeyden önce. Bak bize, hepimiz senin gibi olmak istiyoruz.” Doğrusun, diyordu Cemal Bey. Bir şeyler içelim koçum, diye ekliyordu. Bizde vatan kurtarmanın, Allah’a sonsuz güvenmenin içkisiydi rakı. Ama Cemal Bey’le ne içersek içelim artık sadece Cemal Bey’in harikalığı içindi. Muhteşem Cemal. Bir duble. İyi aile babası. İki tek. Harika adam. Üç ellilik. Karısı aynı dertten muzdaripti. Geceleri daralıp uyandığını söylemişti bir defasında. Hemen gece lambasını açıp çocuklarıyla çekindiği fotoğrafları gösteriyormuş Hatice Hanım ona. Harika bir babasın, diyormuş. Ne mutluymuş onla evlendiğine. Her ihale Helal Olsun!du şirkette. Zaten pek çok taahhüt şirketinde böyleydi. Sıkıntılı bir durum yok. Eleştirmek için yazdım. Metrobüs. Boktan. İyi ki son model bir arabası vardı. İstanbul. Gereksiz kalabalık. Böyle muhteşem bir adamı içinde barındırdığı için gurur duymalıydı. Doktor, keza, çok konuştu hakkında. Birkaç bilimsel makale yayınlatmayı başardı bu konuda. Ama hastasının ismini veremiyordu. Ciddiye alınmıyordu tıp çevresince. Olsun, diyordum ona da. Bu gerçekten doğruysa, harika bir buluştu. Akademi. Kenar. Doktorun tasarladığı bir sıvıyla dolu bir iğne vardı mesela. Kriz anında kimse yoksa yanında bunu vurmalı kendine, diyordu. Sol kolu iyidir. Kalbe yakın olsun. Ama kimse bilmemeleymiş bunu. Hepimizi içeri atabilirlermiş. Müthiş bir kendine inanç verecek, diyordu doktor şırınganın içindekiler için. Cemal Bey’i ikna edemedik bu iğneyle ilgili. Biz üzerimizde taşıdık. Hiç vuramadık o iğneyi sol koluna. Son görüşmelerimizden birinde zorla da olsa ceketinin cebinde taşıması için ikna edebilmiştim onu.

En son dün akşamüstü gördüm Cemal Bey’i işyerinden çıkarken. Masasında oturuyordu hala. Napıyorsun büyük patron, dedim. Hadi gidelim. “Sen,” dedi. “Çık. Kusuruma bakma. Sarıyer’e gideceğim. Enfes bir mekan keşfettim. Biraz yalnız başıma kafayı çekeceğim bu gece.” Peki, dedim. Ceketinin cebine bakıyordum. “Bende, merak etme.” dedi sol göğsüne vurarak. “Sen oldukça zeki bir adamsın patron,” dedim. “Tabii ki arada bir yalnız kalmayı hak ediyorsun.” Eyvallah, dedi. Son kez selamlayıp işyerinden çıktım.
İmam bütün cemaatin yerleştiğinden emin olmak için ufakça bir göz gezdirdi üzerimizde. Viyana’da eğitim görmüş Adana menşeili doktor kafasını hafifçe çevirerek bana baktı. İmam konuşmaya başladı. Doktor çaresizce bana ve tabuta bakmaya başladı. “Rahmetliyi nasıl bilirdiniz?” diye sordu imam.

“İyi bilirdik.” dedi cemaat hep bir ağızdan.
Doktor kafasını artık önüne çevirmişti. İmam konuşmaya devam ediyordu.
“... Hakkınızı helal ediyor musunuz?”
“Helal olsun!”
Tekrar sordu imam.
“Hakkınızı helal ediyor musunuz?”
“Helal olsun!”

Doktor kafasını tekrar bana çevirdi. Göz göze geldik. Bütün bu hastalık süreci geçti gözümün önünden. Doktor direttiği her şeyde ya haklıysa. Cemalizm. Gözlerimi tabuta diktim. Rüzgar tabutun üzerindeki yeşil örtünün kenarlarını hafifçe hareket ettiriyordu. İmam tekrar sordu. Cemaat bu sefer daha yüksek tondan cevapladı: “Helal olsun!” Korkuyordum. Cemal Bey her an ayağa kalkabilirdi.


M.Mert GÜNEY
Mayıs 2013 / İstanbul