Sehpanın üzerinde hiçbirimizin okumaya cesaret
edemediği bir kitap duruyordu. Kimse ondan bahsetmiyordu. Onun yerine şeytan
suratlı bir adamın da oyuncu kadrosunda bulunduğu bir filmden boş alıntılarla
dolduruyorduk odayı. Melodi, derin nefesler almaya çalışıyordu pencere
kenarında. Pencere sonuna kadar açıktı. Gecenin dört buçuğuydu ve yaklaşık altı
saattir durmaksızın Kanada viskisi tüketip Billie Holiday dinliyorduk.
Kimilerine göre bu, intihara eşdeğer bir şeydi. Arada sırada bahsi açılıyordu
ama henüz kimse bileklerini kesebilecek cesareti gösterebilmiş değildi.
“Bir arkadaşım,” diye atıldı Freud. “İki kere denemiş.” Freud’un gerçek ismini hatırlayamayacak kadar hoştu kafalarımız. Bir özel üniversitede psikoloji ya da ona benzer bir şey okuyordu. Çok değil, altı ay önce çıkabilmişti hastaneden. Midesi ile ilgili sıkıntıları beyniyle ilgili olanların yanında devede kulak kalıyordu. Yaklaşık altı saat önce çaldığı kapı benimki değil, muayenehanesinin bir duvarı bir kaç diploma ve özel belgelerle dolu bir doktorun kapısı olmalıydı. Ayakta durmayı zor beceriyordu ve buna rağmen elinde tuttuğu yarısı içilmiş viski şişesinin dibinde buluşma sözünü alabilmişti benden. Dibini görmeyen anasının bir tarafını görecekti.
“Is he still talking about the same thing?” diye araya girdi Sylvia. Sylvia’yı tanıyalı yaklaşık iki saat olmuştu. Freud beklediğimden çetin çıkmıştı. Bir kaç duble sonra uyuyup kalacağını düşünüyordum ancak o daha fazlasını getirebilecek bir arkadaşı olduğunu söyleyip telefonuyla oynamaya başlamıştı. Biraz sonra kapımda belirmişti Sylvia. Güzel bir kadındı. Nereli olabileceğine dair tek fikrimi getirdiği iki viski şişesinin üzerindeki yazıdan edinebilmiştim: Canadian Club.
“Lafımı bölmesinden nefret ediyorum.” dedi Freud. Sylvia’ya döndü ve bir kaç iğrenç mimik yaptı. Sylvia güzel bir orta parmak sundu Freud’a. Melodi’ye döndüm. Karanlık gökyüzünü izliyordu. Diğerleri yabancı bir dilde çekişmeye girişmişti. “Üşümüyor musun?” diye sordum Melodi’ye. Kafasını sağa sola salladı. Hafif hareketlerle arkadan kavradım onu boynunu boynuma dayadım. Kafamı baktığı yere çevirdim. Bir kaç yıldız ve ay görünüyordu sadece gökyüzünde. Ani bir hareketle beni geriye fırlattı ve Freud’a döndü.
“Şimdi n’apıyor peki?” dedi.
Freud bir an afalladı. Biraz düşündükten sonra cevap verdi: “Son gördüğümde üçüncü denemesini yapmayı sabırsızlıkla beklediğinden bahsediyordu. Allah’ın hakkıymış...” Gülümsedi ve bardağından sert bir yudum çekti. Birkaç damla dudaklarından çenesine doğru akarken sakallarına takıldı. “...Üç.” diye devam etti.
“Ahaa! Uç.” diye araya atıldı Sylvia. “Three! At least I can understand that.
Freud elini yavaşça suratına götürdü. Alnını eliyle kapadı. Sylvia adına özür diliyormuşçasına bir bakış attı parmaklarının arasından. Gülümsedim ona. Melodi ayağa kalktı. Bir kaç adımını izledikten sonra mutfağa gittiğini anladım ve tekrar Sylvia ve Freud’a döndüm.
“And what else?” dedim ve ekledim: “Dört diyebilir misin bana?” Freud içten bir kahkaha koyverdi. Sylvia, ona ve bana anlamsız bakışlar attı.
Melodi elinde tuttuğu henüz açılmamış viski şişesiyle bize doğru yürüyordu. Usulca yanıma oturdu. Hafif hareketlerle pencereye doğru ilerledim.
“Hayırdır?” dedi Melodi şişeyi açmaya uğraşırken. “Epey keyiflendiniz yine.”
“Sylvia, yabancı dilde döktürüyordu. Onu kaçırdın.” dedi Freud.
“Ok, then...” dedi Melodi. “Let’s drink more.” Bardaklara içki doldurmaya başladı. Ne olduğunu anlamaya çalışan Sylvia’ya bir göz kırptı. “Men!” dedi. “Same everywhere.” Sonra Freud’a dönüp devam etti: “Bir arkadaşım kendini vurmuştu.” Herkesin gözündeki gülümseme bir anda kayboldu. Yavaşça pencereyi kapattım.
“Kendini mi vurdu?” diye sordu Freud.
“Yes!” dedi Melodi. Bardağından hızlı bir yudum çekti. “Yes!”Bardağı kafasına dikerken kendinden oldukça emin görünüyordu. Bunu seviyor olabilir miydim? Pekala! Pek ala! Peka la! Beni yerle bir etmeyi başarmış sadece bir tanesinden sonra bir çok kadın tanımıştım. Melodi diğerlerine göre başkalığını en başından belli etmişti. “Ne okuyorsun?” diyerek yanıma oturmuştu bir otobüs durağında. “Hemingway.” demiştim. “Salak ihtiyar!” diye bağırmıştı. “50 yıldır dişlerini kazımaya çalışıyorlar topraktan, biliyorsun değil mi?” Biliyordum. Yakınlarda bir yerlerde bir kilise çanının derin uğultusu havayı doldurmaya başlamıştı. Kitabı kapatmıştım. İkimiz de aynı kahkahayı salmıştık gökyüzüne. “Yürüyelim mi?” diye sormuştum ona. “Neden olmasın?” demişti. Beraber yürümeye başlamıştık. Biraz sonra yolumuzu biraz para istemek için kesen şarapçının birine vermiştim kitabı. Ayracıyla birlikte. “Gökyüzüne bak ihtiyar,” diye bağırmıştı Melodi. Şarapçı bize anlamsız bakışlar atmıştı. Kilise çanlarının gürültüsü devam ediyordu. “Senin için,” diye devam etmişti Melodi. “Senin için.”
“Öldü mü?” dedi Freud. “Is he dead?” diye ekledi Sylvia. Kötülük her dilde aynıydı.
Aşık olmuştum o an. Aşık olmak için yalnızca bunu bekliyormuşun gibi. Kitabı yolun ortasına fırlatıp arkamızdan okkalı bir küfür savurmuştu şarapçı. Arkamı dönüp sinirli bir bakış atmıştım ona. İçim acımıştı kitaba. “Daha iyisini hediye edeceğim sana.” demişti Melodi. Koluma girmişti. Bir adres tarif etmeye başlamıştı. Ertesi gün orada buluşacaktık.
“Hayır.” diye cevapladı Melodi. “Ölmedi.”
“Biraz daha anlatsana.” dedi Freud. İyice meraklı bakıyordu gözleri Melodi’ye. Sylvia’ya baktım. Konuşulan her şeyi anlıyormuş gibi bir hali vardı.
“Yani,” dedi Melodi. “Kalbine sıkmayı düşünüyormuş aslında. Ama yapamamış. Ben dahil herkes Melodi’ye bakıyordu. “Eli kaydı muhtemelen,” diye devam etti. Sesi iyice duygusallaşmıştı. “Yani, eli...”
“Fifty!” diye atıldı Sylvia. “Fifty!” Hepimiz hesapsız bir kahkaha attık.
Bir gün sonra salaş bir kafede buluşmuştuk Melodi’yle. Bir kadınla ilk buluşmasını yapacak bir çok erkek gibi yaklaşık on-on beş dakika önce ordaydım. Kafeye girmeden önce etrafında en az iki defa cesaret turu atmıştım. İçeri girdiğimde Melodi’nin orda olmadığını görüp köşede bir masaya yerleşmiştim. Sütlü kahve sipariş edip beklemeye koyulmuştum. Biraz sonra içeri girmişti, bana bakıp gülümsemişti. Köşedeki masama doğru yürürken elini belinden sarkan çantasına sokup çantanın içinden bir kitap çıkarmıştı. Hediye paketi şeklinde sarılmış kitabı bana uzatırken konuşuyordu: “En azından eceliyle ölmüş birilerini okuyabilirsin.”
“Eli nereye kaydı?” diye sordu Freud.
“Bildiğim kadarıyla...” dedi Melodi.“N’apacaksın nereye kaydığını?” diye araya atıldım. “Ölmedi ya?” dedi Freud. “Ölmedi.” cevabını verdim Melodi’yle aynı anda. “Boş verin,” diye devam etti Melodi. Bardağını havaya kaldırdı. Hepimiz karşılık verdik. Bardaklar birbirine tokuştu ve dudaklara yollandı. “Az önce bahsettiğiniz filmde Tom Waits hangi rolde oynuyordu?” diye sordum.
“Hatırlamıyor musun?” dedi Freud.
“O filmi izlediğimi bile hatırlamıyorum.” dedim.
“Are they talking about Tom Waits?” dedi Sylvia, Melodi’ye. Melodi kafasını salladı ve sordu. “Do you like Tom Waits?”
“Offf!” dedi Freud. “Sevmez mi?” Bardağından bir yudum daha çektikten sonra bana döndü ve sordu: “Biraz da onu dinleyelim mi?”
“Neden olmasın?” dedim.
“Now, they are talking about Tom Waits.” dedi Melodi, Sylvia’ya. Sylvia küçük bir kız çocuğu gibi sevindi.
Freud ayağa kalkıp bilgisayara doğru yürüdü. Biraz sonra Tom Waits’in enfes şarkılarından bir tanesi odadaki sessizliği dolduruyordu. “Şu filmi de indireyim bari sana, birazcık kültürlen.” dedi Freud gülerek. Dudaklarıma dayalı duran bardaktaki içkiyi dökmemeye çalışarak güldüm ve kafamı olur manasında salladım.
Freud döndü ve yerine oturdu. Sylvia şarkıya eşlik etmeye başladı. Bir an duraksadı ve Freud’a sarıldı. Öpüşmeye başladılar. “I think I already felt in love with you.” dedi Sylvia. Melodi öpüşen çifte bakıp gülümsedi. Bardağını sehpanın üzerinde sürüyerek benimkiyle öpüştürdü. Bana baktı ve gülümsedi. Dudaklarına baktığımda ilk öpüştüğümüz anı görüyordum.
Neresinden bakarsanız bakın İspanyol bir akşamdı. Evet, bazı akşamların ırkı olur. Ama yine de kaçaktır pek çoğu, vatansız, haymatlos... Küme küme ateşler yanıyordu sahil boyunca. Ve gitar sesleri, dalgalar, ayışığı ve yıldızlar. Büyük bir kalabalığın içindeydik. Bir sahnenin etrafına dizili onlarca insan. Bir şişe şarabı çantasında saklıyordu Melodi. Bir şişe de elinde. Sahnedeki adama eşlik ediyordu dudakları ama hiç ses çıkarmadan. Göz göze geldiğimizde gülümsüyordu. Yüzünün sağ yarısını kapatan siyah saçlarını rüzgarın dağıtması için boynunu hafifçe eğiyordu. “Böyle olmalıydı işte,” diyordum içimden. “Rüzgara bırakmalıydı bir çok şeyi ve ayışığına, bir şiir dizesini mesela, aşkı ve kederi, hayatı mesela ve geceye bırakmalıydı rüzgarı ve ayışığını da.” Sahnedeki adam şarkısını bitirdiğinde, Melodi’nin dudaklarındaki gülümseme bir anlığına kaybolmuştu. Elindeki şarap şişesini bana uzatmış ve “Şuraya yürüyelim mi?” demişti. Sahilin uzak ucunu işaret ediyordu gözleri. “Peki.” demiştim. Konserden dağılan kalabalıkla birlikte yürümüştük. Ayakta bile durmakta zorlanan genç bir kız kumlara takılıp tam önüme serilmişti. Bir kaç genç erkek kahkahalar atarak kaldırmıştı kızı yerden. Elimdeki şarap şişesini onlara vermiştim. Cebimden çıkardığım açılmamış çerez paketiyle birlikte. “İyi geceler,” diye bağırmıştı Melodi gençler kahkahalarla uzaklaşırken. “Hepimiz için.”
“Sylvia iyice kafayı buldu.” dedi Freud. Sylvia haykırarak Tom Waits’e eşlik ediyordu. “Sanırım biz artık gitsek iyi olur.” diye devam etti.
“Burada kalabilirsiniz.” dedim.
“Biliyorum dostum,” dedi Freud. “Ama Sylvia’yı bırakayım evine.”
“I am allright.” diye atıldı Sylvia.
“But we are not.” diye cevapladı Freud.
“Fuck you!” dedi Sylvia. “I don’t think you can become a gentleman... Anytime... Anywhere...Men...!”
Şişenin dibindeki şarabı da kafasına dikip şişeyi tekrar çantasına sokmaya çalışmıştı Melodi. “Boş versene,” diye araya girmiştim. Sahildeki ateşlerden yalnızca biri devam ediyordu yanmaya. “Haklısın.” demişti. Şişeyi sapından kavrayıp denize fırlatmıştı kahkahalar atarak. “Sanırım iyice kafayı buldum.” demişti. “Geri dönemeyebilirim.” diye devam etmişti. “Bende kalabilirsin.” demiştim. Cevap vermeden koluma girmişti ve kayaların arasına düşmemeye çalışarak yürümeye başlamıştık.
Freud, Sylvia’nın koluna girdi ve ayağa kaldırdı. Beraber kapıya doğru ilerlediler. Sylvia hala oturup içmek istediğine dair bir şeyler söylüyordu. Kötülüğün lisanı. Freud, Sylvia’nın kulağına eğilip bir şeyler fısıldadı.
“Aaa! Ne ayıp!” dedi Melodi gülerek.
“Kusura bakmayın.” dedi Freud. “Şimdi kaçalım biz. Tekrar görüşürüz.”
“Keyfinize bakın.” dedi Melodi. Gözlerini kapatarak selam verdi Freud.
“Görüşürüz.” dedi bana bakarak. Dış kapıyı araladı ve kolundaki Sylvia ile birlikte çıktılar. Merdivenlerden aşağı yürümeye başladıklarında Sylvia’nın hala bağırarak Tom Waits’in bir şarkısını söylediğini duydum. Gözlerim sehpanın üzerindeki kitaba ve yanında yarısından çoğu dolu duran viski şişesine takıldı. Şişeyi elime aldım, pencereyi açıp Freud ve Sylvia’nın apartman kapısından çıkmasını bekledim. Sokağa adım attıklarında şişeyi dışarı uzatarak Freud’a bağırdım: “Dibine hala biraz var.” Her nedense Sylvia bir orta parmak daha çıkardı, bana doğru. Hem de Freud’a çıkardığından daha güzel.
“Şişeyi düşürme de bana bir duble daha doldur.” dedi Melodi gülerek.
“Peki majesteleri.” deyip bardağına viski doldurdum ve kendi bardağımdakinin üzerine biraz daha ekledim.
“Gayet hoş insanlardı.” dedi Melodi bardağına uzanırken.
“Freud, enteresan bir adamdır. Biraz da sorunlu.”
“Sorunlu?”
“Ölmek takıntılı... Ama ne bileyim belki de cidden öyledir.”
“Ne öyledir?”
“Anlamaya başlamanın ilk belirtilerinden biri, ölme isteğidir.”
“Offff! Yine mi? Kes şu saçmalığı.”
“Peki, Milena!”dedim kahkahalar atarak.
“Kızdırma beni.”
“Emrin olur.” dedim ve ekledim: “Milena!”
Sinirli bir bakış atması devam etmemi engellemeye yetti. Yetecekti, biliyordum. Onca yazar içerisinden en sevmediğiydi Kafka. O bayağılığa katlanacağına Hemingway’in dişlerini kazımaya gidecek alaya gönüllü katılabileceğini söylemişti bir keresinde. Dönüşüm’ü elimden alıp pencereden aşağı atmıştı ve en azından, yerine başka bir kitap hediye etmemişti. Oysa eceliyle ölmüştü Kafka.
Bir anda suskun bir ifade takınıp kafasını yere eğdi. “Anlamaya başlamanın ilk belirtilerinden biri, ölme isteğidir.” dedi kendi kendine. Ayağa kalktı. Bir kaç adımını izledikten sonra mutfağa doğru gittiğini anladım. Ancak koca bir viski şişesinin neredeyse yarısı dolu duruyordu sehpanın üzerinde. Biraz sonra tekrar içeri geldi.
“O kendini vuran arkadaş hikayesi ne içindi?” dedim.
“Haklısın,” dedi. “Gereksizdi. Ama öyle intihardan felan bahsedince bir an anlatayım dedim.” Biraz duraksadı. “Gerek yoktu.” Ellerini ceplerine soktu ve çıkarıp onlarca farklı renklerde hapı sehpanın üzerine döktü. “Gerek yoktu.” dedi tekrar. Hapları saymaya çalışıyordum. Bir tanesini alıp ağzına attı. Üzerine bir yudum viski içti bardağından.
“Bu ne şimdi?” diye sordum.
Elini dudaklarına götürüp sus işareti yaptı. Bunu seviyor olabilir miydim? Pekala! Sehpanın üzerinden bir diğer hapı alıp dudaklarımın arasına yerleştirdi. Dudaklarını benimkilere kavuşturdu ve diliyle hapı ağzımın içine itti. Sonra hızlıca elindeki bardağı dudaklarıma yerleştirdi. Gözlerimi kapattım ve sıkı bir yudum yuttum viskiden. Hapla birlikte. “Hepsi,” dedi Melodi. “Bizim için.”
Bir başka hapı daha ağzına götürüp hızlı bir viski yudumuyla midesine indirdi. Eli sehpanın üzerinde başka bir hap arıyordu. Gözlerim sol eline takıldı. Sonra bileğine. Sonra bileğindeki damarların inceliğine. Sonra sarı bir hapı kavradı parmakları. Usulca ağzıma doğru getirdiler onu. Dudaklarımın arasına yerleştirdiler. Sonra ellerimi kavradılar bileklerinden. Usulca Melodi’nin vücuduna doğru götürdüler, kalbinin biraz aşağısına. Bir merminin çekirdeği bir çok iz bırakır. Yara! Yaralar! Yavaş hareketlerle kucağıma oturdu Melodi. Böyle olmasını çok seviyordu. Her şey onun kontrolündeymiş gibi hissediyordu o zaman. Dünyanın dönüşü, zamanın akışı. Oysa zamanın dışında olmayı diliyorduk ikimiz de. Bunun apaçık farkındaydı. Başını yavaşça göğsüme dayadı. Kalp atışlarımı dinliyordu. Atan bir kalbim olduğunu ona baktığımda anlıyordum. Bunu biliyordu. Tanrım! Hepimiz aynı şeyleri biliyorduk. Başka şeytanlar, aynı günahları fısıldıyordu kulaklarımıza. İç! Seviş! Öl!-mek günah mıydı şimdi?
Hapı yutabilmek için bardağımdan sıkı bir yudum çektim. Zil çalmaya başladı. Oralı olmadı Melodi. Ben de. Açık pencereden bir ses dolmaya başladı odaya. “Dibini görmeyen anasının bir tarafını görecek kardeşim.” Viski şişesini sapından kavrayıp pencereden dışarı fırlattım. Büyük bir gürültüyle parçalanışını duyduk şişenin ve birkaç da küfür, erkek sesiyle. Gülümsedi Melodi. Elini, o tarafa bakmadan attı sehpanın üzerine. Gri bir hapı kavradı parmakları. Gözlerim hiçbirimizin okumaya cesaret edemediği kitaba kaydı. Aklımın bir köşesinde duruyordu şeytan suratlı adam. Dudaklarına götürdü hapı ve yuttu. Viskiyle birlikte. Enteresan bir ses geldi bilgisayardan. Tom Waits söylemeye devam ediyordu. Melodi’nin parmakları bir başka hapı kavradı sehpanın üzerinde. Yavaşça dudaklarıma yerleştirdi. Sonra aynı merasim. Aynı pencereden hala küfürler ve iniltiler giriyordu içeriye. Zil durmaksızın çalıyordu. Tom Waits hala şarkı söylüyordu ve enteresan ses bir kez daha geldi bilgisayardan. Bir başka hapı arıyordu Melodi sehpanın üzerinde. Bilgisayar ekranın sağ köşesinde şöyle yazıyordu: “Wristcutters indirmesi tamamlandı.”
“Bir arkadaşım,” diye atıldı Freud. “İki kere denemiş.” Freud’un gerçek ismini hatırlayamayacak kadar hoştu kafalarımız. Bir özel üniversitede psikoloji ya da ona benzer bir şey okuyordu. Çok değil, altı ay önce çıkabilmişti hastaneden. Midesi ile ilgili sıkıntıları beyniyle ilgili olanların yanında devede kulak kalıyordu. Yaklaşık altı saat önce çaldığı kapı benimki değil, muayenehanesinin bir duvarı bir kaç diploma ve özel belgelerle dolu bir doktorun kapısı olmalıydı. Ayakta durmayı zor beceriyordu ve buna rağmen elinde tuttuğu yarısı içilmiş viski şişesinin dibinde buluşma sözünü alabilmişti benden. Dibini görmeyen anasının bir tarafını görecekti.
“Is he still talking about the same thing?” diye araya girdi Sylvia. Sylvia’yı tanıyalı yaklaşık iki saat olmuştu. Freud beklediğimden çetin çıkmıştı. Bir kaç duble sonra uyuyup kalacağını düşünüyordum ancak o daha fazlasını getirebilecek bir arkadaşı olduğunu söyleyip telefonuyla oynamaya başlamıştı. Biraz sonra kapımda belirmişti Sylvia. Güzel bir kadındı. Nereli olabileceğine dair tek fikrimi getirdiği iki viski şişesinin üzerindeki yazıdan edinebilmiştim: Canadian Club.
“Lafımı bölmesinden nefret ediyorum.” dedi Freud. Sylvia’ya döndü ve bir kaç iğrenç mimik yaptı. Sylvia güzel bir orta parmak sundu Freud’a. Melodi’ye döndüm. Karanlık gökyüzünü izliyordu. Diğerleri yabancı bir dilde çekişmeye girişmişti. “Üşümüyor musun?” diye sordum Melodi’ye. Kafasını sağa sola salladı. Hafif hareketlerle arkadan kavradım onu boynunu boynuma dayadım. Kafamı baktığı yere çevirdim. Bir kaç yıldız ve ay görünüyordu sadece gökyüzünde. Ani bir hareketle beni geriye fırlattı ve Freud’a döndü.
“Şimdi n’apıyor peki?” dedi.
Freud bir an afalladı. Biraz düşündükten sonra cevap verdi: “Son gördüğümde üçüncü denemesini yapmayı sabırsızlıkla beklediğinden bahsediyordu. Allah’ın hakkıymış...” Gülümsedi ve bardağından sert bir yudum çekti. Birkaç damla dudaklarından çenesine doğru akarken sakallarına takıldı. “...Üç.” diye devam etti.
“Ahaa! Uç.” diye araya atıldı Sylvia. “Three! At least I can understand that.
Freud elini yavaşça suratına götürdü. Alnını eliyle kapadı. Sylvia adına özür diliyormuşçasına bir bakış attı parmaklarının arasından. Gülümsedim ona. Melodi ayağa kalktı. Bir kaç adımını izledikten sonra mutfağa gittiğini anladım ve tekrar Sylvia ve Freud’a döndüm.
“And what else?” dedim ve ekledim: “Dört diyebilir misin bana?” Freud içten bir kahkaha koyverdi. Sylvia, ona ve bana anlamsız bakışlar attı.
Melodi elinde tuttuğu henüz açılmamış viski şişesiyle bize doğru yürüyordu. Usulca yanıma oturdu. Hafif hareketlerle pencereye doğru ilerledim.
“Hayırdır?” dedi Melodi şişeyi açmaya uğraşırken. “Epey keyiflendiniz yine.”
“Sylvia, yabancı dilde döktürüyordu. Onu kaçırdın.” dedi Freud.
“Ok, then...” dedi Melodi. “Let’s drink more.” Bardaklara içki doldurmaya başladı. Ne olduğunu anlamaya çalışan Sylvia’ya bir göz kırptı. “Men!” dedi. “Same everywhere.” Sonra Freud’a dönüp devam etti: “Bir arkadaşım kendini vurmuştu.” Herkesin gözündeki gülümseme bir anda kayboldu. Yavaşça pencereyi kapattım.
“Kendini mi vurdu?” diye sordu Freud.
“Yes!” dedi Melodi. Bardağından hızlı bir yudum çekti. “Yes!”Bardağı kafasına dikerken kendinden oldukça emin görünüyordu. Bunu seviyor olabilir miydim? Pekala! Pek ala! Peka la! Beni yerle bir etmeyi başarmış sadece bir tanesinden sonra bir çok kadın tanımıştım. Melodi diğerlerine göre başkalığını en başından belli etmişti. “Ne okuyorsun?” diyerek yanıma oturmuştu bir otobüs durağında. “Hemingway.” demiştim. “Salak ihtiyar!” diye bağırmıştı. “50 yıldır dişlerini kazımaya çalışıyorlar topraktan, biliyorsun değil mi?” Biliyordum. Yakınlarda bir yerlerde bir kilise çanının derin uğultusu havayı doldurmaya başlamıştı. Kitabı kapatmıştım. İkimiz de aynı kahkahayı salmıştık gökyüzüne. “Yürüyelim mi?” diye sormuştum ona. “Neden olmasın?” demişti. Beraber yürümeye başlamıştık. Biraz sonra yolumuzu biraz para istemek için kesen şarapçının birine vermiştim kitabı. Ayracıyla birlikte. “Gökyüzüne bak ihtiyar,” diye bağırmıştı Melodi. Şarapçı bize anlamsız bakışlar atmıştı. Kilise çanlarının gürültüsü devam ediyordu. “Senin için,” diye devam etmişti Melodi. “Senin için.”
“Öldü mü?” dedi Freud. “Is he dead?” diye ekledi Sylvia. Kötülük her dilde aynıydı.
Aşık olmuştum o an. Aşık olmak için yalnızca bunu bekliyormuşun gibi. Kitabı yolun ortasına fırlatıp arkamızdan okkalı bir küfür savurmuştu şarapçı. Arkamı dönüp sinirli bir bakış atmıştım ona. İçim acımıştı kitaba. “Daha iyisini hediye edeceğim sana.” demişti Melodi. Koluma girmişti. Bir adres tarif etmeye başlamıştı. Ertesi gün orada buluşacaktık.
“Hayır.” diye cevapladı Melodi. “Ölmedi.”
“Biraz daha anlatsana.” dedi Freud. İyice meraklı bakıyordu gözleri Melodi’ye. Sylvia’ya baktım. Konuşulan her şeyi anlıyormuş gibi bir hali vardı.
“Yani,” dedi Melodi. “Kalbine sıkmayı düşünüyormuş aslında. Ama yapamamış. Ben dahil herkes Melodi’ye bakıyordu. “Eli kaydı muhtemelen,” diye devam etti. Sesi iyice duygusallaşmıştı. “Yani, eli...”
“Fifty!” diye atıldı Sylvia. “Fifty!” Hepimiz hesapsız bir kahkaha attık.
Bir gün sonra salaş bir kafede buluşmuştuk Melodi’yle. Bir kadınla ilk buluşmasını yapacak bir çok erkek gibi yaklaşık on-on beş dakika önce ordaydım. Kafeye girmeden önce etrafında en az iki defa cesaret turu atmıştım. İçeri girdiğimde Melodi’nin orda olmadığını görüp köşede bir masaya yerleşmiştim. Sütlü kahve sipariş edip beklemeye koyulmuştum. Biraz sonra içeri girmişti, bana bakıp gülümsemişti. Köşedeki masama doğru yürürken elini belinden sarkan çantasına sokup çantanın içinden bir kitap çıkarmıştı. Hediye paketi şeklinde sarılmış kitabı bana uzatırken konuşuyordu: “En azından eceliyle ölmüş birilerini okuyabilirsin.”
“Eli nereye kaydı?” diye sordu Freud.
“Bildiğim kadarıyla...” dedi Melodi.“N’apacaksın nereye kaydığını?” diye araya atıldım. “Ölmedi ya?” dedi Freud. “Ölmedi.” cevabını verdim Melodi’yle aynı anda. “Boş verin,” diye devam etti Melodi. Bardağını havaya kaldırdı. Hepimiz karşılık verdik. Bardaklar birbirine tokuştu ve dudaklara yollandı. “Az önce bahsettiğiniz filmde Tom Waits hangi rolde oynuyordu?” diye sordum.
“Hatırlamıyor musun?” dedi Freud.
“O filmi izlediğimi bile hatırlamıyorum.” dedim.
“Are they talking about Tom Waits?” dedi Sylvia, Melodi’ye. Melodi kafasını salladı ve sordu. “Do you like Tom Waits?”
“Offf!” dedi Freud. “Sevmez mi?” Bardağından bir yudum daha çektikten sonra bana döndü ve sordu: “Biraz da onu dinleyelim mi?”
“Neden olmasın?” dedim.
“Now, they are talking about Tom Waits.” dedi Melodi, Sylvia’ya. Sylvia küçük bir kız çocuğu gibi sevindi.
Freud ayağa kalkıp bilgisayara doğru yürüdü. Biraz sonra Tom Waits’in enfes şarkılarından bir tanesi odadaki sessizliği dolduruyordu. “Şu filmi de indireyim bari sana, birazcık kültürlen.” dedi Freud gülerek. Dudaklarıma dayalı duran bardaktaki içkiyi dökmemeye çalışarak güldüm ve kafamı olur manasında salladım.
Freud döndü ve yerine oturdu. Sylvia şarkıya eşlik etmeye başladı. Bir an duraksadı ve Freud’a sarıldı. Öpüşmeye başladılar. “I think I already felt in love with you.” dedi Sylvia. Melodi öpüşen çifte bakıp gülümsedi. Bardağını sehpanın üzerinde sürüyerek benimkiyle öpüştürdü. Bana baktı ve gülümsedi. Dudaklarına baktığımda ilk öpüştüğümüz anı görüyordum.
Neresinden bakarsanız bakın İspanyol bir akşamdı. Evet, bazı akşamların ırkı olur. Ama yine de kaçaktır pek çoğu, vatansız, haymatlos... Küme küme ateşler yanıyordu sahil boyunca. Ve gitar sesleri, dalgalar, ayışığı ve yıldızlar. Büyük bir kalabalığın içindeydik. Bir sahnenin etrafına dizili onlarca insan. Bir şişe şarabı çantasında saklıyordu Melodi. Bir şişe de elinde. Sahnedeki adama eşlik ediyordu dudakları ama hiç ses çıkarmadan. Göz göze geldiğimizde gülümsüyordu. Yüzünün sağ yarısını kapatan siyah saçlarını rüzgarın dağıtması için boynunu hafifçe eğiyordu. “Böyle olmalıydı işte,” diyordum içimden. “Rüzgara bırakmalıydı bir çok şeyi ve ayışığına, bir şiir dizesini mesela, aşkı ve kederi, hayatı mesela ve geceye bırakmalıydı rüzgarı ve ayışığını da.” Sahnedeki adam şarkısını bitirdiğinde, Melodi’nin dudaklarındaki gülümseme bir anlığına kaybolmuştu. Elindeki şarap şişesini bana uzatmış ve “Şuraya yürüyelim mi?” demişti. Sahilin uzak ucunu işaret ediyordu gözleri. “Peki.” demiştim. Konserden dağılan kalabalıkla birlikte yürümüştük. Ayakta bile durmakta zorlanan genç bir kız kumlara takılıp tam önüme serilmişti. Bir kaç genç erkek kahkahalar atarak kaldırmıştı kızı yerden. Elimdeki şarap şişesini onlara vermiştim. Cebimden çıkardığım açılmamış çerez paketiyle birlikte. “İyi geceler,” diye bağırmıştı Melodi gençler kahkahalarla uzaklaşırken. “Hepimiz için.”
“Sylvia iyice kafayı buldu.” dedi Freud. Sylvia haykırarak Tom Waits’e eşlik ediyordu. “Sanırım biz artık gitsek iyi olur.” diye devam etti.
“Burada kalabilirsiniz.” dedim.
“Biliyorum dostum,” dedi Freud. “Ama Sylvia’yı bırakayım evine.”
“I am allright.” diye atıldı Sylvia.
“But we are not.” diye cevapladı Freud.
“Fuck you!” dedi Sylvia. “I don’t think you can become a gentleman... Anytime... Anywhere...Men...!”
Şişenin dibindeki şarabı da kafasına dikip şişeyi tekrar çantasına sokmaya çalışmıştı Melodi. “Boş versene,” diye araya girmiştim. Sahildeki ateşlerden yalnızca biri devam ediyordu yanmaya. “Haklısın.” demişti. Şişeyi sapından kavrayıp denize fırlatmıştı kahkahalar atarak. “Sanırım iyice kafayı buldum.” demişti. “Geri dönemeyebilirim.” diye devam etmişti. “Bende kalabilirsin.” demiştim. Cevap vermeden koluma girmişti ve kayaların arasına düşmemeye çalışarak yürümeye başlamıştık.
Freud, Sylvia’nın koluna girdi ve ayağa kaldırdı. Beraber kapıya doğru ilerlediler. Sylvia hala oturup içmek istediğine dair bir şeyler söylüyordu. Kötülüğün lisanı. Freud, Sylvia’nın kulağına eğilip bir şeyler fısıldadı.
“Aaa! Ne ayıp!” dedi Melodi gülerek.
“Kusura bakmayın.” dedi Freud. “Şimdi kaçalım biz. Tekrar görüşürüz.”
“Keyfinize bakın.” dedi Melodi. Gözlerini kapatarak selam verdi Freud.
“Görüşürüz.” dedi bana bakarak. Dış kapıyı araladı ve kolundaki Sylvia ile birlikte çıktılar. Merdivenlerden aşağı yürümeye başladıklarında Sylvia’nın hala bağırarak Tom Waits’in bir şarkısını söylediğini duydum. Gözlerim sehpanın üzerindeki kitaba ve yanında yarısından çoğu dolu duran viski şişesine takıldı. Şişeyi elime aldım, pencereyi açıp Freud ve Sylvia’nın apartman kapısından çıkmasını bekledim. Sokağa adım attıklarında şişeyi dışarı uzatarak Freud’a bağırdım: “Dibine hala biraz var.” Her nedense Sylvia bir orta parmak daha çıkardı, bana doğru. Hem de Freud’a çıkardığından daha güzel.
“Şişeyi düşürme de bana bir duble daha doldur.” dedi Melodi gülerek.
“Peki majesteleri.” deyip bardağına viski doldurdum ve kendi bardağımdakinin üzerine biraz daha ekledim.
“Gayet hoş insanlardı.” dedi Melodi bardağına uzanırken.
“Freud, enteresan bir adamdır. Biraz da sorunlu.”
“Sorunlu?”
“Ölmek takıntılı... Ama ne bileyim belki de cidden öyledir.”
“Ne öyledir?”
“Anlamaya başlamanın ilk belirtilerinden biri, ölme isteğidir.”
“Offff! Yine mi? Kes şu saçmalığı.”
“Peki, Milena!”dedim kahkahalar atarak.
“Kızdırma beni.”
“Emrin olur.” dedim ve ekledim: “Milena!”
Sinirli bir bakış atması devam etmemi engellemeye yetti. Yetecekti, biliyordum. Onca yazar içerisinden en sevmediğiydi Kafka. O bayağılığa katlanacağına Hemingway’in dişlerini kazımaya gidecek alaya gönüllü katılabileceğini söylemişti bir keresinde. Dönüşüm’ü elimden alıp pencereden aşağı atmıştı ve en azından, yerine başka bir kitap hediye etmemişti. Oysa eceliyle ölmüştü Kafka.
Bir anda suskun bir ifade takınıp kafasını yere eğdi. “Anlamaya başlamanın ilk belirtilerinden biri, ölme isteğidir.” dedi kendi kendine. Ayağa kalktı. Bir kaç adımını izledikten sonra mutfağa doğru gittiğini anladım. Ancak koca bir viski şişesinin neredeyse yarısı dolu duruyordu sehpanın üzerinde. Biraz sonra tekrar içeri geldi.
“O kendini vuran arkadaş hikayesi ne içindi?” dedim.
“Haklısın,” dedi. “Gereksizdi. Ama öyle intihardan felan bahsedince bir an anlatayım dedim.” Biraz duraksadı. “Gerek yoktu.” Ellerini ceplerine soktu ve çıkarıp onlarca farklı renklerde hapı sehpanın üzerine döktü. “Gerek yoktu.” dedi tekrar. Hapları saymaya çalışıyordum. Bir tanesini alıp ağzına attı. Üzerine bir yudum viski içti bardağından.
“Bu ne şimdi?” diye sordum.
Elini dudaklarına götürüp sus işareti yaptı. Bunu seviyor olabilir miydim? Pekala! Sehpanın üzerinden bir diğer hapı alıp dudaklarımın arasına yerleştirdi. Dudaklarını benimkilere kavuşturdu ve diliyle hapı ağzımın içine itti. Sonra hızlıca elindeki bardağı dudaklarıma yerleştirdi. Gözlerimi kapattım ve sıkı bir yudum yuttum viskiden. Hapla birlikte. “Hepsi,” dedi Melodi. “Bizim için.”
Bir başka hapı daha ağzına götürüp hızlı bir viski yudumuyla midesine indirdi. Eli sehpanın üzerinde başka bir hap arıyordu. Gözlerim sol eline takıldı. Sonra bileğine. Sonra bileğindeki damarların inceliğine. Sonra sarı bir hapı kavradı parmakları. Usulca ağzıma doğru getirdiler onu. Dudaklarımın arasına yerleştirdiler. Sonra ellerimi kavradılar bileklerinden. Usulca Melodi’nin vücuduna doğru götürdüler, kalbinin biraz aşağısına. Bir merminin çekirdeği bir çok iz bırakır. Yara! Yaralar! Yavaş hareketlerle kucağıma oturdu Melodi. Böyle olmasını çok seviyordu. Her şey onun kontrolündeymiş gibi hissediyordu o zaman. Dünyanın dönüşü, zamanın akışı. Oysa zamanın dışında olmayı diliyorduk ikimiz de. Bunun apaçık farkındaydı. Başını yavaşça göğsüme dayadı. Kalp atışlarımı dinliyordu. Atan bir kalbim olduğunu ona baktığımda anlıyordum. Bunu biliyordu. Tanrım! Hepimiz aynı şeyleri biliyorduk. Başka şeytanlar, aynı günahları fısıldıyordu kulaklarımıza. İç! Seviş! Öl!-mek günah mıydı şimdi?
Hapı yutabilmek için bardağımdan sıkı bir yudum çektim. Zil çalmaya başladı. Oralı olmadı Melodi. Ben de. Açık pencereden bir ses dolmaya başladı odaya. “Dibini görmeyen anasının bir tarafını görecek kardeşim.” Viski şişesini sapından kavrayıp pencereden dışarı fırlattım. Büyük bir gürültüyle parçalanışını duyduk şişenin ve birkaç da küfür, erkek sesiyle. Gülümsedi Melodi. Elini, o tarafa bakmadan attı sehpanın üzerine. Gri bir hapı kavradı parmakları. Gözlerim hiçbirimizin okumaya cesaret edemediği kitaba kaydı. Aklımın bir köşesinde duruyordu şeytan suratlı adam. Dudaklarına götürdü hapı ve yuttu. Viskiyle birlikte. Enteresan bir ses geldi bilgisayardan. Tom Waits söylemeye devam ediyordu. Melodi’nin parmakları bir başka hapı kavradı sehpanın üzerinde. Yavaşça dudaklarıma yerleştirdi. Sonra aynı merasim. Aynı pencereden hala küfürler ve iniltiler giriyordu içeriye. Zil durmaksızın çalıyordu. Tom Waits hala şarkı söylüyordu ve enteresan ses bir kez daha geldi bilgisayardan. Bir başka hapı arıyordu Melodi sehpanın üzerinde. Bilgisayar ekranın sağ köşesinde şöyle yazıyordu: “Wristcutters indirmesi tamamlandı.”
M.Mert Güney
Nisan 2013